.

Related Posts with Thumbnails

31 Aralık 2009

harbe giden

kamarada karşımda büyük bir iştahla yemeğini yiyen sarı saçlı ufak çocuğa..

"
harbe giden sarı saçlı  çocuk!
gene böyle güzel dön
dudaklarında deniz kokusu
kirpiklerinde tuz
harbe giden sarı saçlı çocuk!
"

09 Aralık 2009

mendilimde kan sesleri



"...
her yere yetişilir
hiç bir şeye geç kalınmaz
çocuğum beni bağışla
ahmet abi sen de bagışla...

boynu bükük duruyorsam eğer
içimden böyle geldiği için değil
ama hiç değil
ah güzel ahmet abim benim
insan yaşadığı yere benzer
o yerin suyuna, o yerin toprağına benzer
suyunda yüzen balığa
topragını iten çiceğe
dağlarının, tepelerinin dumanlı eğimine
konya'nın beyaz
antebin kırmızı düzlüğüne benzer
göğüne benzer ki gözyaşları mavidir
denizine benzer ki dalgalıdır bakışları
evlerine, sokaklarina, kosebaslarina
öylesine benzer ki
ve avlularina

(bir kuyu halkasıyla sıkıştırılmıştır kalbi)

ve sözlerine

(yani bir cep aynası alım-satımına belki)

ve bir gün birinin bir adres sormasına benzer
sorarken sorarken üzünçlü bir ev görüntüsüne
camcının cam kesmesine, dülgerin rende tutmasına
öyle bir cigara yakımına, birinin gazoz açmasına
minibüslerine, gecekondularına
hasretine, yalanına benzer

anısı işsizliktir
acısı bilincidir
bıçağı gözyaşlarıdır kurumakta olan
gülemiyorsun ya, gülmek
bir halk gülüyorsa gülmektir

ne kadar benziyoruz türkiye'ye ahmet abi...
bir güzel kadeh tutuşun vardı eskiden
dirseğin iskemleye dayalı

-- bir vakitler gökyüzüne dayalı, derdim ben --

cigara paketinde yazılar resimler
resimler: cezaevleri
resimler: özlem
resimler: eskiden beri

ve bir kaşın yukarı kalkık
sevmen acele
dostluğun cabuk
bakıyorum da şimdi
o kadeh bir küfür gibi duruyor elinde...

ve zaman dediğimiz nedir ki ahmet abi
biz eskiden seninle
istasyonları dolaşırdık bir bir
o zamanlar malatya kokardı istasyonlar
nazilli kokardı

ve yağmurdan ıslandıkça edirne postası
kil gibi ince istanbul yağmurunun altında
esmer bir kadın sevmiş gibi olurdun sen

kadının ütülü patiskalardan bir teni
upuzun boynu
kirpikleri
ve sana ahmet abi
uzaktan uzaktan domates peynir keserdi sanki
sofranı kurardı
elini bir suya koyar gibi kalbinden akana koyardı
cezaevlerine düşsen cigaranı getirirdi
cocuklar doğururdu

ve o çocukların dünyayı düzeletecek ellerini işlerdi bir dantel gibi
o çocuklar büyüyecek
o çocuklar büyüyecek
o çocuklar...

bilmezlikten gelme ahmet abi
umudu dürt
umutsuzlugu yatıştır
diyeceğim şu ki
yok olan bir şeylere benzerdi o zaman trenler
oysa o kadar kullanışlı ki şimdi
hayalsiz yaşıyoruz nerdeyse
çocuklar, kadınlar, erkekler
trenler tıklım tıklım
trenler cepheye giden trenler gibi
işçiler
almanya yolcusu işçiler
kadınlar
kimi yolcu, kimi gurbet bekçisi
ellerinde bavullar, fileler
kolonyalar, su şiseleri, paketler
onlar ki, hepsi
bir tutsak ağaç gibi yanlış yerlere büyüyenler
ah güzel ahmet abim benim
gördün mü bak
dağılmış pazar yerlerine benziyor şimdi istasyonlar
ve dağılmış pazar yerlerine memleket
gelmiyor içimden hüzünlenmek bile
gelse de
öyle sürekli degil
bir caz müziği gibi gelip geciyor hüzün
o kadar çabuk
o kadar kısa
işte o kadar...

ahmet abi, güzelim, bir mendil niye kanar
diş değil, tırnak değil, bir mendil niye kanar

mendilimde kan sesleri..."

give in to me

biraz kastırsak tüm zamanların en iyi rock şarkısı ve solosu konulu listelere sokabiliriz bu şarkıyı, pek leziz efendim.

08 Aralık 2009

braveheart



sinemada izlememin üstünden kaç sene geçti hatırlamıyorum ama en son izleyeli 1 sene oldu sanıyorum ki.. bu filme kaç günümü verdim hatırlamıyorum, onlarca kez izledim küçüklüğümden beri. öyle küçüktüm ki filmi izleyip sıralara iskoçya bayrağı kazırdım, sene kaç hatırlamıyorum.

son sahnesiyle beni her izlediğimde ağlatabilmiş bir film bu braveheart, yani adamın ölmesi ya da herkesin koptuğu elinden sevdiğinin mendilinin düşmesi kısmı değildi bende gözlerimin ıslanmasına sebep olan, izleyenler muhakkak ki hatırlayacaklardır idam masasında william wallace'ımız kafasını kalabalığa çevirir ve orada annesinin kucağında idamı izleyen sarışın ufacık bir çocuk vardır ve onun bir bakışı, o bakış ki insanın içini deşiyor gerçekten.

o dönemde ve hatta çok daha yakın tarihimizde bile idamların izlenen bir şey olması durumu gerçekten çok acı, bunu bırakıp filme dönersek o güzelim iskoç havasını, yeşilliğini sonuna kadar hissediyorsunuz. hani her filmde derler ya aşk, ihtiras, ihanet, entrika diye. işte bu filmde hepsi var, an geliyor heyecandan yerinizde duramıyorsunuz, an geliyor tüyleriniz diken diken oluyor ve an geliyor ihanet karşısında kafayı yiyorsunuz. filmdeki william wallace'ımız sevgili katolik mel gibson, böyle kaslı kaslı kocaman bir adam.. gel gör ki gerçek william'ımız şuna benziyormuş;


insan hayal kırıklığına uğruyor tabi.. çocukluğu dair en güzel şeylerden biriydi braveheart, elime cd'si geçtiğinde nasıl mutlu olmuştum, herkes yatardı ben koyar izlerdim. o zamanlar altyazısı da yoktu, yarım yamalak ingilizceyle hayran hayran izlerdim. hele o william wallace'ın küçüklüğünü oynayan çocuğun güzelliği ve aksanı yok muydu, vardı, hala daha aklımda. kendisinin adı james robinson'muş ve şu anda kendisindeki değişime bakarak darwin amcamızın ne kadar mantıklı bir fikir öne sürdüğünü fark eyliyorum. ne güzel çocuk idin sen james, ne olmuş sana kuzum?

filmin ana konusunu  bilmeyen yoktur herhalde ama yine de ufaktan söyleyelim, ingiltere'nin iskoç halkına yaptığı zulümden sonra william wallace diye birisi çıkar ve özgürlüklerini ister, bu yolda savaşır ve en sonunda ülkesini özgür kılar. bilmiyorum oralarda da kendi özgürlüklerini sağlayanlara faşist damgası vuracak kadar aptallaşabiliyor mu insanlar?

cunda

şöyle güzel bir rakı balık, bir de kedi sevmeleriyle dolu sahil keyfi.. eski zamanlı güzelim cunda.



06 Aralık 2009

05 Aralık 2009

adına deniz dediğimiz şey



"...
ekledim ben tattığım her şeyi denizlere
bildiğim ne varsa onlar da hep denizlerden
sen de bir deniz gibi yerleştir onu istersen
sevdayı
ve köpüklendir
ve yaşlandır ki işte kederi anlamasın
ama dur, her deniz yaşlıdır zaten
..."

içinden doğru sevdim seni

les chants de maldoror

kitabı okumayanlar için hiçbir şey, okuyanlar için ise çok şey ifade etmeyecek kısa film alttaki gibi, belki japonca yazıları anlayabilsek daha manalı gelebilirdi. kısmet hep.

   

04 Aralık 2009

bana old and wise'ı çal

geçenlerde nerede duydum tam hatırlamıyorum ama çağan ırmak'ın çektiği filmlerin özellikleri konuşuluyordu, bir sanat filmi, bir de şöyle kabaca tabirle sinema filmi yaptığından söz edilmişti. öyle duruyor gerçekten de, şimdi de karanlıktakiler'i çekti. bütün filmleri hakkında bir şey yazmayacağım ama şu ıssız adam ile tanınması ve o filmin geldiği yer bence çağan ırmak'ın gelmek istediği yer değildi, yani umuyorum ki değildir.

ilişkilerin ustası kızların hastası olan ve hatta kızlara böyle olmadığı halde öyleymiş gibi görünmek isteyen casanova'larımızın msn iletilerini de süslemişti tabi hep bunlar. "ıssız adam aynı ben :/" muadili cümleler "filmin ilk yarısındaki ada aynı ben :)" cümleleriyle karşılık bulmuştu. böyle ikili atışmalar dışarıdan pek komik görünüyor, hala daha varlar mı bilmiyorum ama olmadıklarını umuyorum en azından. yastıkla münasebeti yüksek olan genç arkadaşlar bile casanova olmuşlardı, doğru yolu bulduklarını düşünmek istiyorum.

kısa filmlere gelelim, bana old and wise'ı çal. önce old and wise'dan başlayayım, muhteşem bir the alan parsons project şarkısı, bana çok şey hissettiriyor, yüklü epey. ne güzel ki çağan ırmak da seviyormuş, filmde geceleri radyo programı yapan erkan can, gündüzleri uyuyor pek tabi ve insanlardan uzaklaşıyor gitgide. gayet güzel şekilde anlatılmış ama amatörlük yıllarına denk geldiğinden kopukluklar çok bariz hissediliyordu, belki şimdi çekse çok daha güzel şeyler ortaya çıkabilir. geçen sene çektiği düşlerimde atatürk çok daha profesyonel duruyor, ayrıca çok da güzeldir.

old and wise'ı annenin sözleriyle bitirelim;

"uyanmalısın..
dışarıda bir dünya var!
insanlar yaşıyor..
onları görmelisin oğlum.
uyanmalısın.."

death note




sanıyorum ki izlediğin en güzel şeydi death note. başka hiçbir şey beni bu kadar kendine bağlamamıştı, hani lost'un ilk çıktığı zamanlarda başından kalkamıyorum geyiği vardı ya, işte onun gibi ama bu çok daha çekici. sadece 37 bölümden oluşuyor, en başlarda manga olarak çıkmış sonra animeye dönmüş ki iyi ki dönmüş.



genel olarak konu light yagami adlı güzide japon gencimizin eline geçen bir kitabın gücünden ibaret. bu kitaba yazılan isimler kırk saniye sonra ölüyorlar ölüm nedenini yazmazsanız. ölüm meleklerinin, namı diğer shinigami'lerin elinden düşen bu defterle bizim light'ımız suçluları öldürüyor ve polisler bunu durdurmak istiyorlar, bunun için de en iyi adamları olan "L"'i seçiyorlar. olaylar da L ve light arasındaki beyin fırtınası olarak geçiyor, her bölümde bir şekilde afallıyorsunuz ama.

bunun bir de filmi çekildi, daha doğrusu üç tane. onca gün inmesini beklemiştim lakin bizim güzelim shinigami'lerimizi bilgisayarla yapmaları ve adeta bir "keloğlan kara prens'e karşı"'daki animasyonlar kalitesinde olmalarından dolayı silmiştim, zaten animedeki o keskin çizgilerin yerini film sanıyorum ki hiçbir zaman alamaz, izlememek en iyisi. şimdi holivud da çekmeye hazırlanıyormuş, kısmet tabi hep bu işler.

bundan sonrası önemli bir spoylır içeriyor, aman diyeyim. karizmatik adamımız L öldükten sonra, sanıyorum ki yirmi üçüncü bölüm falandı, işte ondan sonra biraz düşmeye başlıyor anime, eski tadı kalmıyor ama sonlara doğru yine topluyor. tabi güzelim light'ın mini mini çocuklara yenilmesi biraz hayal kırıklığı yaratıyor.

03 Aralık 2009

heal the world



hala bu adamın içindeki sevgiyi göremeyenlere gelsin..

persepolis



yirmi sene sonra, yakın türkiye tarihi adı altında gösterilecek gibi duruyor, umarım olmaz. bir diğer durumu da şurada incelemiştik, bakmak isteyenler için; dikiş nakış.

michael jackson



bitik bir halde kalktım bugün, aldım kahvemi koydum müziklerimi dinlemeye başladım. sonra attım hepsini, michael jackson'ı koydum, dinlemeye başladım.

zaten uzun zamandır hakkında bir şeyler yazmak istiyordum bari yazayım dedim. bu adamı sadece müzikleriyle değerlendirmek biraz yanlış olur gibi çünkü medya veya daha genele vurursak, üzerinden para kazanan insanlar tarafından bilinçli olarak bir şekilde yanlış aktarılmış birisi. onca çocuk istismarı olayı, uyuşturucu, rengini değiştirmesi - ki öyle bir operasyon var mı gerçekten merak ediyorum -..

önce michael jackson'ın yaşadığı hayata bir bakalım. henüz altı yaşındayken, şimdi çok daha kolay gördüğümüz sanal dünyaya adımını atıyor, ya da attırılıyor diyelim ve tam kırk beş sene içinde kalıyor ister istemez. ortada yaşanamayan bir çocukluk var, cenaze töreninde abisi de şöyle demişti, " en sevdiğimiz program televizyonda başlardı ama bizi stüdyoya çağırırlardı ve izleyemezdik", bu bile her şeyi açıklıyor. aslında çok önemli bir nokta bu çünkü üzerine kurulan tüm yalanlar burada çatırdamaya başlıyor. michael jackson'ın hayatının son zamanlarında çocuklarla birlikte vakit geçirmesi ve yaşadığı yer de bunun basit bir göstergesi. yaşadığı yer dedik, yerin adı neverland, yani olmayan ülke, ki eski bir lunapark burası. yani o kadar trajik ki bu, adam çocukluğunu yaşayamıyor, sonra eski bir lunaparkın olduğu bir yer alıyor, adı neverland, burada yaşayamadığı çocukluğunu yaşıyor bir şekilde çocuklarla. şöyle düşünelim, tüm dünyanın tanıdığı bir adam var ve bundan çıkar sağlamaya çalışan aileler, müzik şirketleri, gazeteler, televizyonlar.  yani o kadar basit ki, michael jackson'la arkadaş olan bir çocuğun ailesinin böyle bir şeyi kullanması. kaldı ki böyle de oldu sonunda ve zaten belki de tutunduğu tek şey olan "sevgi"yi kaybetmek istemeyen michael jackson aileye para verip konunun kapanmasını istedi. sonraları açılan davalar da hep lehine sonuçlandı, tüm bu şeyleri üst üste koyunca "michael jackson çocukları severdi hehehe ;)" gibi ortalama bir salih memecan esprisi yapmak çok da zor olmasa gerek.

gelelim şu rengini açtırma muhabbetine. gerçekten tıpta böyle bir uygulama var mı bilmiyorum, merak ediyorum ama, hiç duymadım bugüne kadar. michael jackson'da vitiligo hastalığı olduğu bilinen bir gerçek, sonucunun bu olduğunu düşünüyorum fakat! öyle olmadığını varsayarsak bu neden bizi geriyor anlamıyorum. bir röportajda michael jackson'a derisinin rengini ve değişimini soruyorlar verdiği cevap şunun gibi bir şey; "bugün solaryum bir sektör olmuş durumda ve buraya milyarlarca dolar para yatırıyor insanlar, derilerinin renklerini değiştirmek için, bu değişime hiçbir şey demeyip bendeki değişime neden bu kadar önemseniyor?". daha söyleyecek bir şeyim yok zaten bu sözlerden sonra. birisi size seksi gelirken, diğerine bu kadar takılmanız ve dalga geçmeniz ise son derece zavallıca.

this is it'i izleyince daha rahat anlaşılabiliyor aslında dünyaya nasıl baktığı. elinde lolipop'la ortalarda dolaşan ve yapılan her yanlışa bile sürekli sevgiden bahsederek karşılık veren birisi, dünya hakkındaki sözleri de aynı şekilde sevgi üzerine kurulu, yani bu adamın her şeyi sevgi üzerine kurulu ve her zamanki gibi bunu kullanmak hayli kolay. şekilciliğin ne kadar ileri düzeyde olduğunu da görüyoruz sayesinde, müzikleri ya da hayata bakışı önemli olmazken, fiziksel değişimleri bizi ilgilendirir duruma gelmiş, diyecek bir şey yok.

29 Kasım 2009

ne gelir elimizden insan olmaktan başka

"
...
ben mutsuz kişiyim, size yüzümü getirdim bu anlamda
nasıl seğirttim işte, kızmayın işte, dün o hekim dedi ki
dönünce birden yüzüme, yüzümün bu en yitik çağına
dedi ki: siz niye yoksunuz acaba
bilmem ki - doğrusu bilmiyorum - niye yokmuşum ben
sahi ben niye yokmuşum - öyle ya - elbette sordum ona
dedim ki - ne desem beğenirsiniz - iri bir top çekiyor gibi
bilardo masasından
dedim ki, falan filan..
...."

28 Kasım 2009

göğe bakma durağı




İkimiz birden sevinebiliriz göğe bakalım
Şu kaçamak ışıklardan şu şeker kamışlarından
Bebe dişlerinden güneşlerden yaban otlarından
Durmadan harcadığım şu gözlerimi al kurtar
Şu aranıp duran korkak ellerimi tut
Bu evleri atla bu evleri de bunları da
Göğe bakalım

Falanca durağa şimdi geliriz göğe bakalım
İnecek var deriz otobüs durur ineriz
Bu karanlık böyle iyi aferin tanrıya
Herkes uyusun iyi oluyor hoşlanıyorum
Hırsızlar polisler açlar toklar uyusun
Herkes uyusun bir seni uyutmam bir de ben uyumam
Herkes yokken biz oluruz biz uyumayalım
Nasıl olsa sarhoşuz nasıl olsa öpüşürüz sokaklarda
Beni bırak göğe bakalım

Senin bu ellerinde ne var bilmiyorum göğe bakalım
Tuttukça güçleniyorum kalabalık oluyorum
Bu senin eski zaman gizlerin yalnız gibi ağaçlar gibi
Sularım ısınsın diye bakıyorum ısınıyor
Seni aldım bu sunturlu yere getirdim
Sayısız penceren vardı bir bir kapattım
Bana dönesin diye bir bir kapattım
Şimdi otobüs gelir biner gideriz
Dönmeyeceğimiz bir yer beğen başka türlüsü güç
Bir ellerin bir ellerim yeter belliyelim yetsin
Seni aldım bana ayırdım durma kendini hatırlat
Durma kendini hatırlat
Durma göğe bakalım

27 Kasım 2009

wearing the inside out

cehennemde bir mevsim






"
anımsayabildiğim kadarıyla, eskiden, bir şölendi yaşantım açtığı tüm çiçeklerin, tüm şarapların akıttığı.
bir akşam güzelliği dizlerime oturttum. - ve acı buldum onu.
- sövdüm.
silahlandım tüzeye karşı.
kaçtım. ey büyücü kadınlar, ey mutsuzluk, ey kin, size emanet edildi hazinem. her insancıl umudu usumdan silip atmayı başardım. boğazlamak için onu yırtıcı bir hayvan sessizliğiyle her kıvanca saldırdım.
cellatları çağırdım ölürken tüfeklerinin dipçiğini dişlemek için.
afetleri çağırdım kumla, kanla boğulmak için. tek tanrımdı mutsuzluk. çamurlara uzandım. suç güneşinde kurulandım. deliliğe yanan bir oyun oynadım.
budalanın o korkunç gülüşünü taşıdı bana ilkyaz.
ve son falsomu da yapmak üzereyken, iştahımı belki de yeniden kabartabilecek olan eski şölenin anahtarını aramayı düşündüm.
iyiliktir bu anahtar. - belli ki düş görmüşüm, bu düşünce onu gösteriyor.
alnımı o canım haşhaş çiçekleriyle defneleyen iblisim haykırıyor: ''sen hep sırtlan kalacaksın...'', '' tüm iştahlarınla, bencilliğinle ve büyük günahlarınla ölümü haketmeye bak.''
ah! ölümden fazlasıyla aldım payımı: - ama, sevgili şeytan, senden tek dileğim, daha az öfkeli bir göz ve bu arada birkaç da gecikmiş küçük alçaklık. yazarın öğretim ve eğitim yetilerinden yoksun olmasını bilirim pek seversin, işte koparıyorum senin için şu birkaç iğrenç sayfayı lanetli defterimden."

mauvais sang



ona, "benimle gelecek misin?" diye sordu.
kızsa, ne evet dedi ne de hayır.
bu, kızların ve erkeklerin ayrılma şekliydi.

dağılgan



sesini söyle sesini
görünen ağzında yarı çıplak
seni sevdiğimin görünüşü gibi.

güzdü, yapraklar vardı
biz yitirmek için yaşadık bu ölmezliği
güzdü, yapraklar vardı
her bir bakışınla o şimdi
dağılan beni sevdiğinin dağılışı gibi.

26 Kasım 2009

2012




(bkz: yapma demiyorum hobi olarak yine yap)

her şeyden önce, filmin daha ilk sahnesinde istediği yemeği yapan kadına "i can't wait" diyen adamın bu repliğini "hemen yumuluyorum!" diye çeviren çevirmene saygılarımı sunuyorum, sundum.

filme geleyim diyorum da neresine geleceğim bilmiyorum. zaten şu kıyamet filmlerinden oldum olası nefret etmişimdir, daha da ne kadar ekmeğini yiyecekler bunların bilmiyorum. ya film komikti, yani öyle görseller falan tamam da bi yerden sonra oehh diyor insan, iki saat boyunca böyle saykıdelik şeyler gördüğünü düşün, bayıyor artık. hadi ona tamam dedik de, bu adamların her olaydan böyle son saniyede kurtulmaları falan çok komik olmuş, bir de mantık hatalarının tavan değerlere ulaştığı bir film bu. düşün ki hemen karşıdaki dağlar yıkılıyor, yanardağ patlıyor ama bizim elemanlarımız hiç sarsıntı falan hissetmiyor öyle duruyorlar. zaten o elemanlar ki, dünya darmadağın olurken öyle normaller ki, sıkan filmden eğlenceli şeyler çıkartmaya başlıyorsun.

yani bu tarz görsele verilmiş filmleri seviyorsanız izleyin, yoksa o güzelim zamanlarınızı buna harcamayın. tekrar ve tekrar yaşasın bağımsız filmler diyor, bayram denilen bu saçmalıktan kurtulmamızı dileyerek sözlerime son veriyorum.

trainspotting



o güzelim iskoç aksanına doyuruyor, kaldı ki sadece bu değil.

trainspotting bizim küçük william wallace'larımızın oynadıkları bir oyun aslında, istasyonda geçen trenlerin numaralarını falan kaydediyorlar, böyle bir şey. film çok güzel, tiyatrosu da yapılmıştı, ki müziklerini hiç haz etmediğim babazula yapmıştı sanıyorum. geçen sene taksim'de istiklal üzerinde bir yerde oynanıyordu, merak edenler için hala orada olabilir. uzatmadan o muazzam giriş kısmını kopyalıyorum.

"choose life. choose a job. choose a career. choose a family. choose a fucking big television. choose washing machines, cars, compact disc players and electrical tin openers. choose good health, low cholesterol, and dental insurance. choose fixed interest mortgage repayments. choose a starter home. choose your friends. choose leisurewear and matching fabrics. choose diy and wondering who the fuck you are on a sunday morning. choose sitting on that couch watching mind-numbing, spirit crushing game shows, stuffing fucking junk food into your mouth. choose rotting away at the end of it all, pishing your last in a miserable home, nothing more than an embarrassment to the selfish, fucked up brats you spawned to replace yourself. choose your future. choose life... but why would i want to do a thing like that? i choose not to choose life. i choose somethin' else. and the reasons? there are no reasons. who needs reasons when you've got heroin?"

24 Kasım 2009

hotaru no haka



bundan tam 21 yıl önce yapılmış.

"bir anime insanı ağlatabilir mi?" sorusunun cevabıdır.

yaşamın ucuna yolculuk



gece bloglar arasında gezinirken denk geldim yine kitaba, arkada air born çalıyor.

kitap benden bin kilometre uzakta, hani keşke burada olsaydı da altı çizili yerlerden birkaç şey yazsaydım buraya diyorum ama öyle bir kitap ki istesen bütün cümlelerin altı çizebilirsin, hangisini koyacağına karar vermek bile zor olurdu.

tezer özlü'nün o özgürlük tutkusunu, sınırsızlığı dibine kadar hissediliyor. kafka'lar pavese'ler, berlin, prag, oteller, insanlar.. her şeyden onlarcası var.

ne de olsa otelden ayrılıp gelişigüzelliğini yürüdü caddelerin.

22 Kasım 2009

bitti o sevda




bitti o sevda kesildi çığlıkları martıların
su gibi bitti, suya karşıt gibi bitti
itti kıyıyı adına deniz dediğimiz şey
unuttuk ikimiz de her türlü yetinmezliği
kaybetti kumarda gözlerim
kaybetti kumarda gözleri.

bir koru rüzgarlandı göğüs boşluğumuzdan sanki
uzaklaştı ağaçlar birbirlerinden
yakınlaştı ağaçlar birbirlerine
yani her soluk alıp verişimizde bizim
bir mekik gibi kalbin
bir mekik gibi kalbim
işleyip durdu bu yitikliği yeniden.

ne kaldı
farkında mısın bilmem
gündüzler..
gündüzler biraz azaldı.

21 Kasım 2009

the division bell



muhteşemdir, yani şöyle diyeyim, muhteşemdir.

diğer muhteşem pink floyd albümlerinden biraz farklı ve benim için biraz daha önde. roger waters'sız bir albüm, daha fazla david gilmour var, bence iyi ki de var. böyle yumuşak, pürüzsüz bir tat bırakıyor gerçekten de insanda. yukarıdaki albüm kapağındaki metal kafalar üçer metreden oluşuyor, hala daha bir yerlerde sergileniyormuş, ikisinin arasında görünen de katedral. albümün ana teması iletişimsizlik elbette, şarkı adlarından ve sözlerden de gayet anlaşılıyor bu, hal böyle olunca metal dudaklar arasındaki dört noktanın aralarındaki iletişimi ya da iletişimsizliği simgelediğini görmek pek de güç değil.

bu dört nokta bana dört kişiyi/kişiliği de temsil ediyor gibi; david, nick, richard ve roger. belki de bir tanesi syd olabilir, bana öyle geliyor, sanki buralarda da bir gönderme var gibi. albümün adının hikayesi de enteresan, isim bulması için douglas adams'a gidiyorlar ve o da alacağı parayı gergedanları koruma projesine yatırmaları kaydıyla bu öneriyi kabul ediyor ve the division bell doğuyor.

bunlar işin hikaye kısımları biraz, şarkılara gelirsek, klasik tabirle her biri diğerinden güzel. böyle bi odada muhteşem bir ses sistemiyle günlerce dinleyeceksin bu albümü. marooned inanılmaz bir parça, grammy ödülü almışlar bunla zaten. cluster one olsun, poles apart olsun, coming back to life olsun ve elbet bir high hopes olsun muazzamlar gerçekten de. yani high hopes diyoruz zaten, daha ne olsun.

hala daha dinlemeyeniniz varsa dinlesin, başka da bir şey demiyorum.

20 Kasım 2009

marooned

arizona dream




this is a film about a man and a fish
this is a film about dramatic relationship between a man and a fish
the man stands between life and death
the man thinks
the horse thinks
the sheep thinks
the cow thinks
the dog thinks
the fish doesn't think
the fish is mute
expressionless
the fish doesn't think,
because the fish knows everything

the fish knows everything


dım dı dı dı dı dı dım.

19 Kasım 2009

lilja 4-ever



film 2002 yapımı, imdb notunu merak edenler için 7.9, ki hiç de fena sayılmaz.

film de notla ters düşmeyecek şekilde güzel, kaç sene oldu bunu izleyeli bilmiyorum ama bir gece denk gelmiştim, şu aile misafirliğe giderken evde ders çalışma bahanesiyle tek başıma kaldığım zamanlardı, cm oynamak varken başından kalkamamıştım filmin. hem o kaotik ortamı hem de anlatımı çok başarılıydı, hala daha birçok sahnesi aklımda.

oksana akinshina oynuyor başrolde, ki kendisi ne kadar güzeldir tanımlayamıyorum, bir de yeri gelmişken antalya diye bir film çekiliyor sanırım 2010'da vizyona girecek onda da oksana ablamız oynayacakmış, artık bizim apaçilerle ilgili mi olur film bilmiyorum ama garip geldi. daha önce yazdım sanıyordum ama yazmamışım filmde oksana 16 yaşında bir kızı, lilja'yı canlandırıyor ve lilja'nın başından geçenler, en kaba tabirle kadın satıcılığına kurban gitmesi anlatılıyor. bir de volodya var, ufak bir çocuk volodya ve lilja'ya aşık, lilja'nın kandırılarak isveç'e gitmesini istemiyor ama lilja gidiyor. etkileyici bir film, özellikle volodya ile bankta oturdukları sahnede hayaller içinde yaşayan lilja'nın balkonlardan gelen "orospu" bağırışlarına rağmen kalkmayıp banka "lilja 4-ever" yazması aklımdan çıkmamış.

filmin diğer bir özelliği müzikleri elbette, şöyle diyelim rammstein yapmış müziklerini. her ne kadar rammstein'dan hoşlaşan birisi olmasam da filmde fena da gitmemiş açıkçası. son olarak ne varsa bağımsız sinemada var arkadaş ben bunu söylerim, söyledim.

18 Kasım 2009

500 days of summer



öncelikle ah zooey deschanel vah zooey deschanel diyeyim.

filmin başında da belirttiği gibi bu bir aşk filmi değil, aşk hakkında bir film, elbette sadece bunun için hakkında bir şeyler yazıyor değilim, filmin bir özelliği imdb'nin top 250 listesine 200. sıradan girmiş olması.

klasik aşk filmleri gibi ama değil gibi de aynı zamanda. hayatı boyunca aşkı aramış elemanımız günlerden bir gün güzeller güzeli summer ile tanışır ve 500 gün sürecek bir ilişki başlar. yönetmen bu süre içinde bir ileri bir geri giderek ilişkilerindeki değişimleri ya da ufak görünen şeylerin en sonunda ne kadar büyük bir değişime neden olduğunu gösteriyor bize, tabi sadece bu değil, her şeyin rastlantıdan ya da "yalan"dan ibaret olduğunu da gözümüze gözümüze sokuyor.

tatlı, güzel bir film. zaten sıkıntılar arası yatay ve dikey olmak üzere geçişler yaptığım şu günlerde bünyeme iyi geldi, muhtemelen sizin de gelecektir. bu filme de itörnıl sanşayn'a yapılan muamelenin aynısını yapmaya çalışılmaması dileğiyle, ah zooey vah zooey diyorum.

imdb'nin malum listesini merak edersiniz diye koyuyorum, koydum.

maldoror'un şarkıları



yuh!

15. uluslararası eskişehir festivali




eskişehir..

hakkında ne kadar şey yazsam bir eksiklik kalacak biliyorum ama yine de birkaç şey söylemem gerek. türkiye'de yaşanabilecek nadir şehirlerden eskişehir, her yerde festivaller oluyor ama burada farklı bir şeyler var. hem şehrin inanılmaz modern oluşu, hem güzelliği hem de sanata olan ilgisi eskişehir'i çok farklı bir yere koyuyor. sanırım altı sene önceydi detaylıca araştırmam gerekti, internetten baktım ve o fotoğraflardaki yerin türkiye'de olduğuna inanamadım, sonra gidince gördüm ki gerçekten de inanılacak bir şey değilmiş.

özellikle geceleri porsuk çayı ve etrafı çok güzel oluyor, o ışıklar, tüm kafeler, insanlar, her şey çok güzel. yaz aylarında esbot'larla 1 liraya gezebiliyordunuz boydan boya, sonraları venedik'teki gondollara benzetmişler bunları. eskişehir'de belki de tek eksiklik var, o da bir süre sonra her şeyin kendi içinde dönmesi. yani bir hafta için mükemmel bir yerken sonraki zamanlar için yapılacak şeyler sıradanlaşıyor ve bu biraz da şehrin küçüklüğünden kaynaklanıyor ya da "şehrin" küçüklüğünden diyelim. gün boyu dışarda olacaksanız aynı kişiyle birkaç defa karşılaşabiliyorsunuz. zamanla gelişerek bu sorun da ortadan kalkacaktır elbette.

daha fazla tanıtım yapmadan konuya, festivale geleyim. festival boyunca konserler, tiyatrolar, sergiler ve konferanslar oluyor. bilet bulmak biraz sıkıntılı bu arada. şimdi tüm sene boyunca ülkeye kimler hangi konserler için gelecekler diye bakınıp duruyoruz ama sadece 4 saat uzaklıktaki bu yerdeki çoğu etkinliği kaçırıyoruz. "neler oluyor ki?" diyenler için, geçen sene ve bu sene gelen iki ismi sayayım; david knopfler ve adrian belew. "kim oluyor ki bunlar?" diyenler için, demezsiniz biliyorum da, diyenler için bakınızlar; dire straits ve king crimson.

bu koca koca grupların kurucularını getirmek çok da kolay bir şey olmasa gerek, bunlara gitmemek daha kolay tabi ki, ne diyelim keşke uzakta olmasaydık..

eskişehir'e dair fotoğralar da burada.

16 Kasım 2009

yeniliş

Açılmamış bir şarap şişesiydim
Ki öyle kaldım
Acımı köpürtmedim
İçime sağdım
Gözyaşlarımı göstermedim
Ki sildim
Özgürlüğüm beni tutsak düşürdü
Başaramadım

İçimde kara kara bulutlar sallandı
Ki sallandılar
Dışarı yağamadım

Ve yenildim ve sustum..

10 Kasım 2009

this is it



üç gün önce izlediğim belgesel/film.

bir milyonluk bir şehirde saat ikide ve gösterimin olduğu tek sinemada filmi tek başıma izlemem durumunu irdelemeyi istemiyorum. film ya da belgesel ne derseniz deyin, afişte dediği gibi tanımadığımız bir adamı keşfediyoruz.

son turnesi olacak olan this is it üzerine bütün film, öyle geçmişiyle ilgili bir gösterim yok, tabi sen çıkartabiliyorsun. geçenlerde muazzez abacı'nın kemancısını dövdüğü görüntüler falan çıkmıştı, filmi izlerken direkt akla o geliyor, yapılan her yanlıştan sonra michael "provaları bunun için yapıyoruz hadi bi daha deneyelim" diyor, tanrı sizi kutsasın ve sevgi sözcüklerini dilinden  düşürmüyor. hal böyle olunca hala o yuvarlak popolarından konuları kavrayıp bu adama bok atanları görmek beni hala deli ediyor. michael jackson üzerine uzun bir yazı yazmayı düşünüyorum zaten ama şimdi çok girmeyeceğim içine.

sadece şunun bilinmesi lazım, bu adamın kalbinde çoğumuzda olmayan bir sevgi var-dı. yani provalarda falan görüyorsun adamın ne kadar sevgi dolu olduğunu, sonra yaşadığı onca şey var. ölümüne de hiç değinmiyorlar filmde, yani sadece this is it ile alakalı bir film bu, gerçi yine ağlatıyor orası ayrı. bir de müziğe ne kadar hakim olduğunu görüyorsunuz filmde, sanırım ilk kısmındaydı, çalınması gerekeni sesiyle yapıyor ve işte orası inanılmaz, izlemeniz lazım. filmdeki en eğlenceli yan ise michael'ın rahatça yaptığı hareketleri dansçıların joseph joseph nidalarıyla yapmaya çalışmaları.

ölümü hakkında birkaç şey söyleyeyim, filmde görüldüğü kadarıyla sağlığı gayet yerinde michael'ın, yani denildiği gibi büyük ihtimalle doktorun bir hatası vardı burada.

iki hafta gösterimde kalacak, sonlara geliniyor sanırım, eğer ki imkanınız varsa, sevmeseniz bile izlemenizi tavsiye ederim, sadece bir film gibi değil çünkü, çıkarımlar yapmak serbest.

27 Ekim 2009

baharda yine geliriz



barış bıçakçı'yla geç tanıştım, buna pişmanım.

bugün öykülerden gidiyoruz, yeni bırakım kitabı, sıcağı sıcağına bir şeyler yazayım. daha önce bizim büyük çaresizliğimiz'i okumuştum barış bıçakçı'nın, ki son zamanlarda okuduğum en güzel kitaplardandı.

farklı bir tarzı var bu adamın, öyle süslü cümleler yok ama o kadar çekici bir yalınlığı var ki anlatmak istediği her şeyi hissediyorsun, o sıradanlıkları. işte bu kitabı da onlardan oluşuyor, ufak ufak öyküler ve o öykülere dair şehir rehberleri, en azından ben öyle olmasını isterdim..

okumak isteyenler için, en sevdiklerimi yazayım; syf:35 balkon temizliği, syf:69 pastanede, syf:95 şehir rehberi, syf:97 süprüntü, syf:109 şehir rehberi..

bir de güzel bir kaç şey;

---ben tedirgin---(61)

berrin hanım eliyle gel işareti yapıyor.
"mükellef siz misiniz?" diye soruyor matbu bir kağıdı uzatırken.
"hayır" diyorum, "ben tedirgin".

---pastanede---(69)

"yıldızlar nasıldı?" diye sordu adam, kadının yardımına koştu. "geceleri ziyaretine geliyorlar mıydı?"

...

"hayır!" dedi kadın olanca yumuşaklığıyla. "ona değil sana söyledim...ben... yıllardır yalnızca seninle konuşuyorum."

gazze blues



dilimize yeni çevrilmiş etgar keret kitabı, daha öncesi nimrod çıldırışları idi, ve elbette yine avi pardo çevirisiyle elimizde.

henüz bitirdim, sanıyorum ki epey ilgi var, raflarda hayli rastlıyorum kitaba. israil'li etgar keret ile lübnan doğumlu samir el- youssef'in ortaklaşa çıkardıkları kitap bu, 2004 yılında çıkmış, biz daha yeni okuyabiliyoruz. iki kısımdan oluşuyor kitap, ilk kısımda etgar keret'in nimrod çıldırışları'nda da olan öyküleri dışında yeni öyküleri, ikinci kısımda ise samir el-youssef'un bir hikayesi var. etgar keret'i yine biliyoruz biraz ama ben diğer yazarla ilk defa tanıştım ve çok hoşuma gitti kırk sayfa nasıl bitti hiç bilmiyorum, çok güzel bir anlatım tarzı var.

okunması gerekiyor elbette, benim en çok hoşuma giden hikaye ise otuz beşinci sayfadaki borular oldu, uzun zamandır bu kadar kısa olmasına rağmen hoş bir öykü okumamıştım.

samir'in hikayesi canavarın susadığı gün'den bir alıntıyla bitireyim;

<<

hoşuma gitti aklımı kaçırmış olma fikri, hamlet'le çzdeşleştirdim kendimi: yürümek ya da yürümemek, buydu siktirici soru. bir şiir yazmaya karar verdim:

hamlet, asil ruh
gurur duy adınla,
ama, bu ülkede yaşıyor olsaydın
orospu çocuğunun teki olurdun,
devrimci bir pezevenk,
ya da siktirici bir barış savaşçısı!

>>

25 Ekim 2009

filmekimi



pek de iç açıcı olmayan bir organizasyondu.

şimdi iyi güzel filmler var fakat sorunlar da yok değil. özellikle altyazı olayı tam bir felaketti, filme gömülü olmayanlarda çoğu replik çevrilmemiş ve çevrilenlerde de 10-15 sn. kadar bir senkron kayması vardı, ki bu filmin izlenebilirliğini çok düşürdü.

galaların normal filmlerin 5 katı olması gibi bir saçmalığı tartışmayacağım ama en azından onlarda biraz daha özenli olabilirdi altyazı olayları, beyaz bant'ta bembeyaz sahnelerde beyaz altyazı olmamalıymış mesela. yani 3,5 tl'ye güzel filmler izlemek, yeni insanlarla tanışmak.. bunlar hep güzel şeyler ama biraz daha özenli olunabilirdi.

festivalde galalar haricinde en elle tutulur filmlere gelirsek bence şunlardı;

- gel porno çevirelim (humpday)
- londro nehri (london river)
- politeknik (polyechnique)
- cennet batıda (eden a l'ouest)

hazır yeri gelmişken emek sineması hakkında da birkaç şey söyleyeyim, orada film izlemek çok keyifli, reklamlarda ve boşluklarda tavanları seyretmek çok ayrı bir keyif veriyor, filmlerden alışığız ya nazi dönemi sinema salonlarına işte öyle..

biraz da müziklerden bahsetmek lazım sanırım, benim en sevdiklerim şark oyunlarının ve bir de moon'un müzikleriydi, ki yanılmıyorsam clint mansell'in imzasını taşıyordu. daha hatırlanabilir bir biçimde söylersek requiem for a dream ve the fountain'in eşsiz müziklerini yapan arkadaş idi kendisi.

filmler hakkında tek tek yorumları belki ilerde yaparız şimdilik bu kadar.

22 Ekim 2009

günlerin köpüğü



bir rüyadır, masaldır.

<<
bir nilüfer yaprağı
yüzüyor suyun üzerinde

ölüm hiçbir şeye benzemiyor.
>>

ilhan berk.

21 Ekim 2009

gizli oturum



"insanın cehennemi insan.."

"korku, ancak umut tükenmediği zaman var olabilir, artık korkmuyorum!"

20 Ekim 2009

vengeance



bir johnnie to filmi deyip yorumlara geçeyim.

filmdeki asıl adamımızın yerinde aslında alain delon oynayacakmış ve fakat sonra vazgeçmiş, yönetmenin dediğine göre de onun yerine "çok erkeksi..gerçek bir idol" olan johnny hallday geçmiş, filmekimi'nin yalancısıyım.

konu şu, kızı ve torunları öldürülen elemanımız bunun intikamını almak için fransa'dan hong kong'a geliyor ve burada türlü adamlarla çalışıp intikamını alıyor. daha filmin hemen başında sizi sıkmayacağınızı anlıyorsunuz, hani henüz yerinizde bile tam oturmamışken bir pompalı tüfek sesiyle irkiliyorsunuz. müzikleri vs. güzeldi ama sonu gerçekten çok kötü, "cüneyt arkın filmleri gibi olmuş" eleştirisini yapmak istemiyorum ama mafya babasının etrafındaki otuz kişinin koca meydanda bir tek kişiden kaçması komik geldi bana.

ana konumuz intikam ve bunun getirdikleri/götürdükleri. johnny amcamızın kafasına önceden kurşun girdiğinden, ki eskiden kendisi profesyonel katildir-, hafızası gidebiliyor, ve olan her şeyi unuttuktan sonra sahildeki şu konuşma filmde verilmek istenen mesajı içeriyor, söylenmese daha güzel olurdu bence, tam hatırlayamasam da şu şekildeydi sanırım;

- her şeyi unutursak intikamın ne anlamı kalır?
- sence seçme şansı olsa unutmayı mı yoksa intikamı mı seçerdi?
- bilmiyorum, ama ben unutmadım!

13 Ekim 2009

looking for eric






bu sene film ekimi'nde galası yapılacak olan ken loach filmi.


film en başta nasıl karışık, nasıl pislik içinde olsa da sonunda her şey tatlıya bağlanıyor. eric var, eric cantona hayranı.. çaresiz bir durumda eric, sevdiği kızı terk etmiş, çocuğu çetede, hiçbir şey istediği gibi değil ve odasının her yerinde eric cantona'nın fotoğrafları var. birgün eric, cantona'nın karşısına geçip ona soru soruyor ve arkasından cantona ona cevap veriyor, eric arkasını dönüyor ve film boyunca kendine eşlik edecek olan cantona'yı görüyor.


filmde çok güzel sahneler var, trailer'da da olan sahnede eric, cantona'ya seni sadece bir insan olarak görmemiz garip değil mi? diyor ve cantona şunu diyor, 'I am not a man. I am Cantona".


benim en sevdiğim sahne, cantona'nın eric'e dans edelim ben kızım dediği ve eric'in beni yerlere yatırdığı sahne. film çok güzel, galaya 15 tl biçmeyen bir organizasyon olsa daha keyifli olabilirdi izlemesi. herkesin etkilendiği ünlü kişiler ya da durumlar olabiliyor sadece uygun olanı seçmek önemli sanırım. yani çoğu insan dizi izliyor saatlerce, oradaki karakterlerle  ya da durumlarla kendi durumlarını özdeşleştiriyor ve bu kendi hayatında da kararlarını etkiliyor. kurtlar vadisi'ni seçmek yerine eric cantona'yı seçmek daha güzel gibi..

12 Ekim 2009

avi pardo

adını görüp bilmediğim kitabı aldıranlardan.

yaptığı iş sadece çevirmenlik mi emin değilim, tekrar hayat vermek diyelim, bukowski-fante ikilisinin tüm kitaplarını çevirmesinin yanında etgar keret'in nimrod çıldırışlarını da çevirmiş kendisi ama dediğim gibi yaptığına sadece çevirmenlik demek biraz haksızlık gibi geliyor bana.

bukowski'de de fante'de de zaten cümleler yeteri kadar tozlu iken bu hisleri bize direkt aktarabiliyor olmalarının sebebidir avi pardo, duymadığımız/bilmediğimiz kitabı alma sebebidir.

son olarak kitap yazmasını dilediğimdir. bu kadar.

1933 berbat bir yıldı



muhteşem bir john fante kitabı daha.

bu adamda çok farklı bir şey var, o kadar içine sokuyor ki okuyanı, o kadar derinlemesine hissettiriyor ki durumları, her kitabına daha çok bağlanıyorum. tozlu tozlu.

bu kez fante arturo bandini değil, dominic molise. colorado'nun roper kasabasında henüz on yedisinde bir genç, babası taş örüyor, mevsim kışa döndüğünde de muhteşem oynadığı bilardo ile eve birkaç dolar getiriyor. bunun dışında mutsuz bir anne ve sürekli amerikan sistemini kötüleyen bir babaanne var evde, ve kardeşler. dominic beysbol oynuyor, bir atıcı, muhteşem bir sol kolu var, dominic'in kararlarına yön veren bir kol. elbette molise'nin hayali babası gibi taş örmek değil, çok ünlü bir beysbol oyuncusu olmak. buna ulaşıyor mu, ulaşamıyor mu tam olarak bilemiyoruz, kitap tam tamamlanmamış, ben yaptığını düşünüyorum.

birgün kenny, ki kendisi dominic'in en yakın arkadaşı, bir beysbol oyuncusu ve zengin bir ailenin çocuğu, dominic'e buralardan gidip chicago cubs'ta şansımızı denemeliyiz diyor ve bunun için 50 dolara ihtiyaçları olduğunu söylüyor. eve zaten giren üç beş dolarken bu para inanılmaz geliyor tabi ki dominic'e, para da isteyemiyor. aklına babasının külüstür ama işini gören karıştırıcısı geliyor, ki baba bununla rahatça taş örüyor. kenny'i kandırıp bunu çalmaya ve satmaya çalışıyor, tabi bu arada ilk kontratımla en yenisinden alacağım deyip kenny'i kandırıyor ama satamıyor tabi ki içi rahat etmiyor ki kenny de yarı yolda bırakıyor zaten dominic'i. karıştırıcıyı eve geri getirirken babası görüyor ve anlıyor satmaya çalıştığını, sert biri olmasına rağmen bir şey demiyor ve dominic'in ısrarcı hali nedeniyle ona dışarı pek vurmadan yardım etmeye çalışıyor. dışarı çıkıyor baba ve 25 dolarla eve geliyor, elimden gelen bu diyor.

dominic kalanını kenny'den istemeye karar veriyor, sonuçta bütün parayı istemeyeceğini düşünüp rahatlatıyor kendini fakat kenny'lere gidince babası evden kovuyor dominic'i. sokaklarda boş boş yürürken babasının karıştırıcısını bir arabacıda görüyor, yanına gidiyor, bunu almak istiyorum diyor, 20 dolar veririm, hayır diyor satıcı, 25 veririm diyor dominic, yine hayır cevabını alıyor, 40 veririm yeter ki sat diyor, cevap aynı. dominic karıştırıcıya sarılıyor, ağlıyor, öpüyor ve kitap şu sözlerle bitiyor;

sarılıp ağzımla öptüm ve ağladım babam için, bütün babalar için; oğullar için de, böyle bir zamandan hayatta oldukları için; ve kendim için, çünkü artık kaliforniya'ya gitmekten başka çarem yoktu; sözüme sahip çıkmak zorundaydım!

son olarak kenny'nin kız kardeşinden hoşlanan dominic'in şu diyalogu ile bitireyim -syf:69-

- kaç yaşındasın? diye sordu.
- yeterince yaşlı. yaşın önemi yok.
- on yedi önemlidir. on yedi yaşındasın değil mi?
- neredeyse on sekiz.
- konu açılmışken, sen kaç yaşındasın?
- yirmi üç.
- çok yaşlı sayılmaz.
- ne için çok yaşlı sayılmaz?
- yani, yaşlı bir kadın değilsin.
gülümsedi. senin için fazlasıyla yaşlıyım, dedi.
bir şey söylemedim ama aynı fikirde değildim.

19 Eylül 2009

frankenstein



çocukken bizim izlemek için can atıp da izleyemediğimiz üç beş şeyden birisiydi frankenstein.

geceye doğru verilirdi, zaten biz çoktan uykuya dalmış olurduk ama bi gece misafirlikte denk gelmiştik biz buna çocuklar olarak, yusuf yusuf attığımızı ve içeri kaçtığımızı hatırlıyorum. nerden çıktı bu frankenstein diyecek olursanız, ki demezsiniz biliyorum kimsenin okuduğu yok çünkü aslkfjaskfjaskj, neyse diyecek olursanız ntv'nin dünya klasiklerinin çizgi roman hallerini yayınladığını da biliyorsunuzdur onu bitirdim şimdi ondan yazıyorum.

daha önce de macbeth ve dava'yı yayınlamışlardı, bu üçüncüsü oldu ama en güzeli sanki buydu. çizimler hepsinde çok güzel zaten ama hikayenin devamlılığı ve çekiciliğinin fantastik çizimlerle birleşmesiyle muhteşem bir hal almış, ondandır diğerlerini hakkında değil de bunun hakkında yazmam.

konuyu hepiniz biliyorsunuzdur zaten, victor frankenstein'ımız hayattan sıkılıp ulan ben bir canavar yaratayım madem der ve malum frank'imiz ortaya çıkar. bundan sonra frankenstein victor'un tüm yakınlarını öldürür, en başlarda kalbinde sevgi de olsa görünüşünden dolayı kendisinden korkan ve kurtulmaya çalışan insanları gördükten sonra, kalbindeki sevginin yerini nefret kaplar çünkü kimse ona normalmiş gibi yaklaşamaz. işbu sebepten dolayı frankenstein victor'u bulup ona, dişi bir canavar yaratmasını söyler, söyler ki victor daha fazla sevdiği insanları kaybetmesin. ama victor olasılıkları göz önüne alıp bu iki canavarın birbirlerini sevmemeleri durumunda bir felaket doğabileceğini sezer ve anlaşmayı yarıda bırakır. bunun üzerine frankenstein victor'a, düğün gecende görüşürüz der ve öyle de olur. düğün gecesi victor'un tüm çabalarına rağmen eşi elizabeth'i öldürür frankenstein. bunun üzerine victor frankenstein'ın peşine gider, kutuplara kadar. burada buzullarda kalmış geminin içine alınır, ki yoksa dışarıda ölecektir. geminin kaptanına her şeyi açıkladıktan bir süre sonra hastalanır ve yataktan çıkamaz, derken bir gün tek başına yatakta ölür ve bunun üzerine odasına giren kaptan orada frankenstein'ı görür. frankenstein kendi kendisini öldüreceğini söyleyip uzaklaşır.

1818'de yazılmış bu hikaye ve yayının önsözünde de bahsettiği gibi, o zamanlar bilimin hızla ilerlemesi sınırsız hayalgücünü ortaya çıkartmış, düşünsenize hastalar iyileştiriliyor, çözümsüz hastalıklara çözümler bulunuyor. o zamanlar böyle bir şeyi düşünmesi bile korku vericidir, ki yazar mary shelley de şöyle der yıllar sonra;

o zamanlar genç bir kız olan ben, böyle korkunç bir fikri nasıl da bulup geliştirdim?

13 Eylül 2009

the last days


gus van sant filmi, gerçi film demeye dilim varmıyor.

genelde burada sevdiğim şeyleri paylaşıyorum ama bu film üzerinden kurt cobain'e ufak bir geçiş yapacağız. filmin konusunu bilmeyen ya da kurt cobain'e ilgi duymayan birisinin bu filmi bitirmesi imkansıza yakın. yönetmenin gus van sant olması dahi hiçbir şey değiştirmiyor. ortaokul-lise yılları kurt cobain'le geçmiş olan beni bile bunalttı film, zaten bunaltması için yapılmış falan demeyin bambaşka bir şey bu.

filmde hemen hemen hiç replik yok, sadece hikayeyi bildiğiniz için ortamlara, davranışlara dikkat ediyorsunuz, bunlar bir şekilde olmuş gibi ama gereksiz uzatılan yerler var ve gerçekten koca film bittikten sonra "ee?" diyorsunuz. burada michael pitt'i takdir etmemek elde değil, belli ki epey uğraşmış, gayet de güzel oynamış. sigara yakışı, sigarayı tutuşu, yürüyüşü vs kurt'e hayli benzemiş. filmin sonunun kurt'un kendini öldürmesiyle değil de baska bir sonla bitmesini tercih ederdim ben çünkü ben de milyonlarca insan gibi kurt'un kendini öldürdüğüne inanmıyorum. bunca spekülasyon ve hatta kanıt bile sayılabilecek şeyler varken filmin öyle bitmemesi çok daha güzel olurdu. gerçi courtney'in son haliyle, cezasını zaten çekiyor olduğuna inanıyorum ben ama yine de yeterli değil.


kurt cobain benim ilk sigara arkadaşımdı, evde kimse yokken masamın karşısında asılı olan hayvani postere bakıp sigara çıkartırdım ve karşılıklı içerdik. bir sene böyle geçti bu, sadece onun karşısında müzikle sigara içtim, sonraları üniversite geldi ve işler değişti ama o sigaraların, o yükselen dumanların keyfini bir daha alamadım. kirk hammett'ın da dediği gibi gelmiş geçmiş en etkileyici müzisyen olabilir kurt cobain, yanına birkaç kişi daha eklerim gerçi ben ama üstüne ekleyemem. şimdi dream theater, pink floyd falan dinliyoruz da adamlar konuşturuyorlar aletleri gerçekten de ve muhteşemler ama nirvana'da yoktu bu, yani ben hemen her şarkısını çalıyordum zamanında, üç akor ile biterdi şarkılar ama bir o kadar da etkileyicilerdi, benim gözümde bu bile kurt'un ne kadar özel birisi olduğunu kanıtlar bir şey. çoğu kişinin manasız bulduğu o çığlıklar, ki çığlık atmak ayrı bir sanat sanırım, size çok anlamlı gelebiliyor, belki anlam katmak istediğinizden, belki de hikayeyi bildiğinizden o isyanı duyuyorsunuz onların içinde.

kurt'un yaşadığı zor bir yaşamdı tabi, ufaklığından itibaren, annesiyle babasının ayrılması, aberdeen'de büyümesi, ki kendisi orada hiçbir şeyin olmadığını öğle saatlerinde herkesin sarhoş dolaştığını söyler, sonra arkadaşları, aşkları.. her şeyinde bir sıkıntı vardı. bu da o köprü altlarında şarkılar yazmasına sebep oldu, iyi de oldu sanırım, en azından nefes alabiliyordu bizim gibi. sonra bir gün krist'e şarkılarını çaldı ve nirvana'nın temeleri atıldı. 27 yaş lanetinin bir başka kurbanı kurt cobain, bu konuda diyecek başka bir şeyim yok.

unplugged in new york konserinde where did you sleep last night'ı söylerken, gözleri kapalıdır kurt'un ve sonra bir anda açar, karşısında korkunç bir şey görmüş gibi, o mavi gözlerini, inanılmazdır, tıpkı evinin hemen üstündeki bankta yazanlar gibi her an daha da fazla hissedilendir. dediğimiz gibi belki muhteşem sololar falan yazmadı ama hem müzik tarihini hem de o dönemin ve dahi bu dönemin gençleri üzerinde çok büyük etkisi olmuş birisidir, ilk sigara arkadaşımdır.

12 Eylül 2009

jim morrison


her şeyin ötesinde kendisi bir şair.

şu müzik dünyasındaki en etkileyici insanları say deseniz, bir kendisini bir kurt cobain'i bir de john lennon'ı sayarım herhalde.

hayatını zaten az çok biliyorsunuzdur ama kendisini en çok etkileyen şey küçükken arabayla yolda giderken kaza yapmış ve ölmek üzere olan kızılderilileri görmesidir. hatta sonraları o ölen kızılderililerin ruhlarının kendisine geçtiğini de söyleyecektir.

kendisi diyor;

"The first time I discovered death... me and my mother and father, and my grandmother and grandfather, were driving through the desert at dawn. A truckload of Indians had either hit another car or something- there were Indians scattered all over the highway, bleeding to death. I was just a kid, so I had to stay in the car while my father and grandfather went to check it out. I didn't see nothing- all I saw was funny red paint and people lying around, but I knew something was happening, because I could dig the vibrations of the people around me, and all of a sudden I realized that they didn't know what was happening any more than I did. That was the first time I tasted fear... and I do think, at that moment, the souls of those dead Indians- maybe one or two of them-were just running around, freaking out, and just landed in my soul, and I was like a sponge, ready to sit there and absorb it."

dedim ya her şeyin ötesinde, kendisi şairdir diye. zamanında ulysses'i okuyup anlayan tek öğrenci olduğu da söylenmiştir kendisi hakkında, baudelaire, rimbaud okumuş ve şiirler yazmıştır, ki şarkıları da birer şiirdir bence.

ı’m gonna love you, till the heavens stop the rain
ı’m gonna love you
till the stars fall from the sky for you and i



farklı birisydi, sürüngen kraldı belki de. tanrılar yeni yaratıklar'da da bunu görüyoruz, şarkılarda da aynı şekilde. hayata farklı bir yönden bakıyordu ve tüm tanrılar gibi 27'sinde gitmeyi tercih etti o da. yazacak tonla şey var, şimdi yazasım yok, şarkılarıyla yetiniyorum.

07 Eylül 2009

boy a



dram türünde bir film, biraz da psikolojik.


sanırım en sevdiğim türlere bunlar giriyor, afişteki çocuk ve yaşadıkları üzerine dönüyor film. ufakken dalga geçilen, yalnız olan birisi jack, sonra bir çocukla karşılaşıyor ve tüm hayatı değişiyor. daha çocukken diğer elemandan çok etkileniyor, çünkü o gücü temsil ediyor, jack'in de o sıralar aradığı tam da bu çünkü diğer çocuklar tarafından itilip kakılıyor fakat hayatı bir gün ikisi dururken ufak bir kıza laf atmaları, kızın karşılık vermesi ve gücü temsil eden çocuğun kızı öldürmesiyle değişiyor. bizim jack bir şey yapmıyor tabi ki, fakat kurunun yanında yaşın da yanması durumu gerçekleşiyor. mahkemeye gidiyorlar ve cezalandırılıyorlar.


hapisten çıktıktan sonra yeni bir hayata başlamak için yardım ediliyor jack'e. jack de jack adını o zaman alıyor işte, yeni bir kimlik tanımadığı adamlar ve yeni bir hayata başlıyor. kız arkadaşı oluyor, arkadaşlarına araba kaçakçılığından hapise düştüğünü söylüyor ama bir gün her şey fark ediliyor. geçmiş yakasını bırakmıyor.


ne kadar hiçbir şey yapmamış olsa da, ne kadar naif olsa da üstüne yapışan damgadan kurtulamıyor, kaçıyor jack, kendini sulara atıyor ve gidiyor.

06 Eylül 2009

tanrılar yeni yaratıklar


jim morrison'ın pek bilinmeyen, iki kısımdan oluşan eseri.


ilk kısımda çeşitli notlar varken, ikinci kısımda yani yeni yaratıklar kısmı pamela susan'a adanmış. pamela jim morrison'ın  hayatındaki belki de tek aşkıydı, hiçbir zaman kopmadı, tabi pamela da jim morrison'dan, hatta öyle ki jim öldükten iki sene sonra pamela intihar ederek sevgilisinin yanına gitti.


tanrılar kısmında morrison'ın hayata bakış açısını yansıtan sözler var, altını çizdiklerim şöyle;
<<
insanoğlunun, aktör ve izleyici olarak ikiye parçalanmışlığı çekirdek gerçeğidir zamanımızın.
>>


<<
duyunun arayışında "verilenle" yetiniyoruz. dağın eteklerinde dans eden çılgın bedenlerden, karanlığın içinde bakan bir çift göze dönüştürülüyoruz.
>>


<<
mahkumlar, aşırı boş zaman doygunluklarını kanıtlayan kendilerine ait bir tiyatro kurdular. kadın rolleri oynamaya zorlanan genç bir denizci kısa zamanda "kasabanın" güzeli oldu, çünkü çoktan kendilerini kasaba diye adlandırmış, bir belediye reisi, şerif ve belediye encümenleri seçmişlerdi.
>>


bu sonuncusunda stanford experiment geliyor akıllara, insanlar kendilerine rol biçiyor, kendilerinden daha yetkili kişiler yaratıyorlar, bu yarattıkları kendilerini ezerken, onlar bunlara saygı duyuyor ve sessizleşiyorlar.

05 Eylül 2009

das experiment



filmin konusunu biliyordum lakin yeni izleyebildim, yönetmeni kimdir nedir bilmiyorum, pek de ilgilenmiyorum anlattığı şeyler daha mühim. 


bu deneyin gerçekteki hali stanford üniversitesi tarafından yapılmış, 20 tane insan var, bunlardan 8'i gardiyan 12'si mahkum, daha doğrusu bu roller veriliyor ve gerçeğinde 6. gün sonunda işlerin boka sardığı görülüp deney iptal ediliyor, filmde ise hikayenin devamı getirilmiş sonunda pek şaşırmıyorsunuz ama filmi izlerken böyle bi buhranlar basıyor, basmıyor değil.


konu kısaca şöyle gazeteye 4000 mark'lık bir ücretle aranan adamların ilanı veriliyor, böylece 20 tane adamı buluyor deneyi yapan bilim adamları, dediğimiz gibi çeşitli testler sonrasında bunlar arasında görev ayrımı yapılıyor, insanların verilen rollere kendilerini ne kadar kaptırdıkları ve benliklerini yitirdiklerini görüyoruz sonra da. gardiyanlar, güç'e tapıyorlar ve zorluyorlar mahkumları, mahkumlar ise depresif ruh haline bürünüyor ve çelimsizleşiyor. kötülük mü yoksa insanlık mı galip gelecek sorusunun cevabı kötülük oluyor, insan verilen rolü oynayan kişi oluyor sadece. kimse rolüne kendini kaptırmasa herkes parasını alacakken, ölenler oluyor, iş iyice sarpa sarıyor.


izleyenler hatırlayacaklardır, kara kutunun olduğu sahnede klostrofobisi olan 77'nin oradan çıkışından sonra her şey sonuçlanmaya başlıyor, yorumları okudum insanlar orada tornavidanın işi neydi demişler ama bence o tornavida da deneyin bir parçasıydı, yani adam onu tak diye bulmadı, tabanı karıştırırken aralardan buldu ki bu onun bilinçli olarak oraya konulduğunu gösteriyor. en sonunda "güç"ün insanlara neler yaptırdığını görüyoruz her şekilde. sıradan insanlarken bir anda şiddet uygulamaya başlıyorlar, kötülük kazanıyor.


bu arada alakalıdır; makyavelist düşünce.

01 Eylül 2009

hamam


bir başka ferzan özpetek filmi.
cahil periler ve karşı pencere'de olduğu gibi bunda da eşcinsel aşk konu edilmiş. ferzan özpetek'in bu kafalardaki tabuları yıkma çabasını çok seviyorum, italya'da yaşayan bir çift, ailesinin istanbul'daki mülkiyeti olan hamam'ı satmak için bizim buralara geliyor, gerçi önce adam geliyor en son da eşi.
gelen adam ki adını hatırlayamıyorum, hamam'ı görüyor ve çok etkileniyor, burada kalıyor, restore etmeye çalışıyor hamam'ı, bu arada o binada kalan bir ailenin yanında kalıyor, işte her şey de burada başlıyor. adam evin oğlundan hoşlanıyor, pek tabi bu karşılıklı oluyor. en sonunda aylardır italya'ya dönmeyen adamın eşi türkiye'ye geliyor ve bir gece adamı ve genci hamam'da sevişirken yakalıyor.
sonraki gece ise toplu bir rakı masasında adama "ben en yakın arkadaşınla sevişiyordum, arabada, ofiste, senin yatağında" diye bağırıyor. bundan sonra gitmek için odasına gittiğinde adam da gidiyor yanına, konuşuyorlar sarılıyorlar.
bir gün adam zili çalan kapıyı açınca mafya'dan birisi, ısrarla mülkü satmadığı için adamı bıçaklıyor ve adam ölüyor. kısaca böyleydi film, pek tanım gibi oldu, etkileyiciliğindendir her şeyi yazmak istiyor insan.

la finestra di fronte



izlediğim en güzel filmlerdendir karşı pencere. sadece müzikleriyle değil, çekimleriyle, konusuyla, o konuyu anlatışıyla bir başkadır.
filmden daha çok öne çıkan müziklerinin olması yadırgayacağım bir şey değil çünkü gerçekten yapılmış en güzel soundtracklerden biri karşı pencere'ninki. her şeyden kısa özet olarak bahsettiğim gibi bundan da bahsedeyim ama önce ferzan özpetek filmlerini biraz incelemek lazım sanırım. hamam'da da cahil periler'de de eşcinsel aşklar işlenmişti, karşı pencere'de de hiç beklemediğiniz şekilde hayat buluyor bu, yaşlı amcamız zamanında nazilerden birçok kişiyi kurtarmış ve fakat sevdiği kişiyi kaybetmiştir, onun da adı simione'dir. yahudi olduklarından ve toplumun o zamanlar pek de - ki hala öyle ne yazık ki-, eşcinsel ilişkileri kaldıracak durumda olmadığından çeşmenin yanındaki kayanın arasına mektupları koyarak haberleşiyorlar. yıllar sonra bununla yaşamaya başlıyor amcamız, ve birgün sokakta bununla karşılaşan ailemiz de onun hayatından kopamıyor.
ailenin annesinin sanem çelik'in yabancı versiyonu olduğunu belirttikten sonra, çok çok güzel olduğunu da söylemem gerekiyor, inanılmaz çekici, rolü de muhteşem oynamış. bu hanım ablamız karşı apartmanda oturan adamı pencerede izliyor ve o adam da bunu. ve bir süre sonra birbirlerine aşık oluyorlar fakat anne, elinde olmasına rağmen ailesini seçiyor yaşamak için, bir vazgeçiş var. tıpkı amcamızın sevdiğinden vazgeçip, onlarca insanın hayatını kurtarması gibi.
onlarca insanın hayatını kurtarıyor ve böylece ailenin annesinin de kendi hayatını kurmasına/yaşamasına pasta yapmasına vesile oluyor. tadı damakta kalan bir film gerçekten, izlemeyenler izlemeli, bir kez daha izlemeli.

28 Ağustos 2009

lord of the flies

vakti zamanında bu filmi arkadaşlara överken, dalga geçerlerdi lord of the rings çakması amerikan komedi filmi diye. lakin gördüler ki öyle değil, hiç değil. aynı zamanda bi kitaptı da bu, adamın adını wiki'den bulup yazayım herkes öğrensin; william golding . ayrıca bu kitapla nobel ödülünü de almış bey amca.
film, bir adaya düşen 20 çocuğun bir anda kutuplaşması ve vahşileşip birbirlerini öldürmelerini konu alıyor. özellikle yukarıdaki şişman gözlüklü çocuğa sarışın çocuk tarafından yapılanlar ve onun ölüm biçimi gerçekten sarsıcı, gece karanlıkta ellerinde mızraklarla herkes buna saldırıyor, sonradan ne bok yediklerini fark ediyorlar. insanların içinde her zaman bir kötülük olduğunu ve bunun sadece bastırıldığını söylüyor film, elbette güce tapmayı da.
adını hatırlayamadığım sarışın çocuk kötülüğü yani şeytanı temsil ediyor, ve yandaşları çokça oluyor, ölen şişko çocuğun isa, ve bu tarafın - yani iyilerin tarafının- başında olan elemanın - ki kendisi üstteki fotoğrafta en öndekidir- ise tanrı olduğu söyleniyor. düşününce oturuyor epey. herkes beraberken bi anda ayrılmalar ve ölümler..
sineklerin efendisi.

eraserhead

bir şey diyemediğim film. bukowski'nin favorisidir, kubrick ise david lynch'e bebeği nasıl yaptığını öğrenmek için para bile teklif etmiştir ama cevabını alamamıştır.
bu kadar.

26 Ağustos 2009

filler ve çimen




bir derviş zaim filmi.
filmin kadrosuna bakıldığında kalitesi de bir şekilde anlaşılıyor, haluk bilginer, sanem çelik, ali sürmeli, bülent kayabaş.. diye gidiyor. filmin kurgusu ise devlet-mafya-terör arasındaki bağlantılar üzerine kurulu.
ben filmi beğendim ama sanki biraz karman çorman olmuş, yani tamam güzel ve doğru şeyler anlatmaya çalışıyor ama o kadar fazla şey anlatıyor ki, hiçbir şeyi tam olarak anlatamıyor. filmdeki zx oteli, normal hayattaki tarabya oteli, çok da temiz bir mazisi yokmuş yeni öğrendim ben de. olay kısaca şöyle, bu oteli almak isteyen adam -ki kendisi haluk bilginer- oteli alamayınca sahibini öldürtür, bundan kimsenin haberi yoktur. sonra otelin sahibinin oğlu oteli korumaları için teröristlerle işbirliği yapar, bu sırada bakan'ın -bülent kayabaş- karıştığı uyuşturucu olayları da var. tüm bunların yanında ise kardeşi güneydoğu'da gazi olan ve onunla yaşayan havva -sanem çelik- var.
filmin sonunda en son ezilen yine bu ikisi oluyor tabi ki, kardeşi ölüyor havva'nın, dolayısıyla havva da. sonuçta filler oynaşırken olanlar çimenlere olur. bu arada aralara sıkışmış birkaç detay var, birincisi arada gösterilen havva'nın otelin sahibinin oğluyla öpüşüyor olduğu, ki bu gerçek midir yoksa platonik bir şey mi vurgulanıyor tam emin değilim, platonik olabilir çünkü çocuğun eşcinsel eğilimleri olduğunu da öğreniyoruz ilerde, diğeri de havva'nın kardeşinin askerlik fotoğrafında yanındakinin camoka oluşu. burası epey az gösteriliyor.
filmin sonundaki camoka'nın uyuşturucuyu elinden bırakıp tüm şehrin karla kaplanması ise, bence klişe değil güzel olmuş. sadece bir benzerlik değil bence burda anlatılmak istenen, bunca şeyler dönüyor yanıbaşınızda ve siz uyutuluyorsunuz denmek istenmiş sanki. sonuç olarak türk sineması için güzel bir yapım, dobra en azından. hiçkimsenin temiz olmadığını ve en sonunda olanın hep masum insanlara olduğunu anlatıyor.
evsiz/tutulan mahkumlardan birine adını sorunca onun "hızır veli" deyişi ise belki de en güzel yeriydi filmin, bunu da belirteyim.
hızır veli.

oyunlarla yaşayanlar




servet: çünkü şimdi bütün gençler sanata karşı. kendini genç sananlar sanata karşı.
herkes sanata karşı. önce şiirden anlamı kaldırdılar, sonra müzikte melodiyi öldürdüler.
ya resim? çizgi çizmesini bilmeyenler hemen meşhur oluyorlar. sanatı öldürdüler!
emel: onun da pek yaşamaaya niyeti yokmuş demek ki.
---------------------------------------------------------------------------------------------------------------
coşkun: ...sanki bu adam daha önce çok başka bir iş yapıyordu. son günlerde herkesi birbirine karıştırıyorum zaten.
saffet: oyun yazmaktan olmuştur.
coşkun:belki de karıştırmıyorum. belki de insanlar aynı oyunları oynuyorlar, hayatları birbirine benzer oyunlarla geçiriyorlar.
saffet: ama biz başkayız, değil mi?
---------------------------------------------------------------------------------------------------------------
coşkun: emekli tarih öğretmeni, oyun yazarı
cemile: coşkun'un eşi
ümit: coşkun ve cemile'nin oğlu
saadet nine: cemile'nin annesi
emel: tiyatro oyuncusu
saffet: tiyatro oyuncusu, coşkun'un en yakın arkadaşı
servet: tiyatro sahibi
hikaye coşkun'un emekli olduktan sonra bir türlü sonunu getiremediği oyunların, servet-saffet-emel üçlüsü tarafından fark edilmesi ve bundan aldığı gazla coşkun'un ve hayatındakilerin hayatının değişmesini ve nihayet sonlanmasını anlatıyor.
oğuz atay kitaplarındaki "tutunamayanlar", arada kalanlar üzerine bir oyun, sergilenmesi de hayli sancılı geçmiş. önce kenterler oyunu sevmemişler, sonra oğuz atay değiştirmiş geri yollamış yine beğenmemişler, en sonunda oyunu devlet tiyatrolarına vermiş atay, oradan da bir sene boyunca ses çıkmayınca, ölmeden önce yakın arkadaşına oyunu geri çekmesini söylemiş ve nihayetinde oyun sergilenmiş öldükten sonra da olsa.
hikayeye geri dönersek, saadet nine cemil paşa'yı bekliyor sürekli ve oğul ümit ile saffet-coşkun ikilisi sürekli saadet nine'ye oyun oynuyorlar, ümit paltosunu giyiyor ve cemil paşa oluyor, hatta bu sayede evden kaçan saadet nine geri döndürülüyor, tabi bu sayede demek ne kadar doğrudur bilmiyorum çünkü evden gitmesinde de cemil paşa'ya duyduğu özlem yatıyor biraz da. coşkun oyunlar yazmaya devam ediyor, servet - tiyatronun sahibi- yerli oyuna ihtiyaçları olduğundan bu hikayelere önem veriyor. bu da coşkun'un daha da gaza gelmesine ve ailesinden kopmasına neden oluyor çünkü bu arada oyunlar içinde yaşarken emel ile de yakınlaşıyor. ve evden gitmeye karar veriyor.
bunu birkaç defa denese de en sonunda gidiyor evden, saadet nine öldükten sonra, emel'e gidiyor, emel pek gönüllü olmayınca tiyatroya gidiyor, sahnede saffet varken ben burada ölmeliyim, tüm tiyatrocular gibi sahnede ölmeliyim! diyor ve ölüyor.
saadet nine öldükten sonra, coşkun'un konuşmaları bence oyunun en güzel yerleri. eylembilim'de de benzer şekilde bakılmış olaya, ölümle iç içe yaşamamız ve bundan dolayı çok sarsılmamamız için saadet nine'yi bahçeye gömmeyi öne sürüyor ve diyor ki; " bizim sokaklarda da şöyle iki hanelik şirin bir mezarlık olsaydı...ve her gün işimize giderken kavuklu ya da sarıklı bir mezar taşıyla merhabalaşsaydık...ve çok ihtiyar bir kadının çok gecikmiş ölümü bizi böyle sarsmasaydı".