08 Aralık 2009
06 Aralık 2009
05 Aralık 2009
adına deniz dediğimiz şey
"...
ekledim ben tattığım her şeyi denizlere
bildiğim ne varsa onlar da hep denizlerden
sen de bir deniz gibi yerleştir onu istersen
sevdayı
ve köpüklendir
ve yaşlandır ki işte kederi anlamasın
ama dur, her deniz yaşlıdır zaten
..."
içinden doğru sevdim seni
les chants de maldoror
kitabı okumayanlar için hiçbir şey, okuyanlar için ise çok şey ifade etmeyecek kısa film alttaki gibi, belki japonca yazıları anlayabilsek daha manalı gelebilirdi. kısmet hep.
04 Aralık 2009
bana old and wise'ı çal
geçenlerde nerede duydum tam hatırlamıyorum ama çağan ırmak'ın çektiği filmlerin özellikleri konuşuluyordu, bir sanat filmi, bir de şöyle kabaca tabirle sinema filmi yaptığından söz edilmişti. öyle duruyor gerçekten de, şimdi de karanlıktakiler'i çekti. bütün filmleri hakkında bir şey yazmayacağım ama şu ıssız adam ile tanınması ve o filmin geldiği yer bence çağan ırmak'ın gelmek istediği yer değildi, yani umuyorum ki değildir.
ilişkilerin ustası kızların hastası olan ve hatta kızlara böyle olmadığı halde öyleymiş gibi görünmek isteyen casanova'larımızın msn iletilerini de süslemişti tabi hep bunlar. "ıssız adam aynı ben :/" muadili cümleler "filmin ilk yarısındaki ada aynı ben :)" cümleleriyle karşılık bulmuştu. böyle ikili atışmalar dışarıdan pek komik görünüyor, hala daha varlar mı bilmiyorum ama olmadıklarını umuyorum en azından. yastıkla münasebeti yüksek olan genç arkadaşlar bile casanova olmuşlardı, doğru yolu bulduklarını düşünmek istiyorum.
kısa filmlere gelelim, bana old and wise'ı çal. önce old and wise'dan başlayayım, muhteşem bir the alan parsons project şarkısı, bana çok şey hissettiriyor, yüklü epey. ne güzel ki çağan ırmak da seviyormuş, filmde geceleri radyo programı yapan erkan can, gündüzleri uyuyor pek tabi ve insanlardan uzaklaşıyor gitgide. gayet güzel şekilde anlatılmış ama amatörlük yıllarına denk geldiğinden kopukluklar çok bariz hissediliyordu, belki şimdi çekse çok daha güzel şeyler ortaya çıkabilir. geçen sene çektiği düşlerimde atatürk çok daha profesyonel duruyor, ayrıca çok da güzeldir.
old and wise'ı annenin sözleriyle bitirelim;
"uyanmalısın..
dışarıda bir dünya var!
insanlar yaşıyor..
onları görmelisin oğlum.
uyanmalısın.."
death note
sanıyorum ki izlediğin en güzel şeydi death note. başka hiçbir şey beni bu kadar kendine bağlamamıştı, hani lost'un ilk çıktığı zamanlarda başından kalkamıyorum geyiği vardı ya, işte onun gibi ama bu çok daha çekici. sadece 37 bölümden oluşuyor, en başlarda manga olarak çıkmış sonra animeye dönmüş ki iyi ki dönmüş.
genel olarak konu light yagami adlı güzide japon gencimizin eline geçen bir kitabın gücünden ibaret. bu kitaba yazılan isimler kırk saniye sonra ölüyorlar ölüm nedenini yazmazsanız. ölüm meleklerinin, namı diğer shinigami'lerin elinden düşen bu defterle bizim light'ımız suçluları öldürüyor ve polisler bunu durdurmak istiyorlar, bunun için de en iyi adamları olan "L"'i seçiyorlar. olaylar da L ve light arasındaki beyin fırtınası olarak geçiyor, her bölümde bir şekilde afallıyorsunuz ama.
bunun bir de filmi çekildi, daha doğrusu üç tane. onca gün inmesini beklemiştim lakin bizim güzelim shinigami'lerimizi bilgisayarla yapmaları ve adeta bir "keloğlan kara prens'e karşı"'daki animasyonlar kalitesinde olmalarından dolayı silmiştim, zaten animedeki o keskin çizgilerin yerini film sanıyorum ki hiçbir zaman alamaz, izlememek en iyisi. şimdi holivud da çekmeye hazırlanıyormuş, kısmet tabi hep bu işler.
bundan sonrası önemli bir spoylır içeriyor, aman diyeyim. karizmatik adamımız L öldükten sonra, sanıyorum ki yirmi üçüncü bölüm falandı, işte ondan sonra biraz düşmeye başlıyor anime, eski tadı kalmıyor ama sonlara doğru yine topluyor. tabi güzelim light'ın mini mini çocuklara yenilmesi biraz hayal kırıklığı yaratıyor.
03 Aralık 2009
persepolis
yirmi sene sonra, yakın türkiye tarihi adı altında gösterilecek gibi duruyor, umarım olmaz. bir diğer durumu da şurada incelemiştik, bakmak isteyenler için; dikiş nakış.
michael jackson
bitik bir halde kalktım bugün, aldım kahvemi koydum müziklerimi dinlemeye başladım. sonra attım hepsini, michael jackson'ı koydum, dinlemeye başladım.
zaten uzun zamandır hakkında bir şeyler yazmak istiyordum bari yazayım dedim. bu adamı sadece müzikleriyle değerlendirmek biraz yanlış olur gibi çünkü medya veya daha genele vurursak, üzerinden para kazanan insanlar tarafından bilinçli olarak bir şekilde yanlış aktarılmış birisi. onca çocuk istismarı olayı, uyuşturucu, rengini değiştirmesi - ki öyle bir operasyon var mı gerçekten merak ediyorum -..
önce michael jackson'ın yaşadığı hayata bir bakalım. henüz altı yaşındayken, şimdi çok daha kolay gördüğümüz sanal dünyaya adımını atıyor, ya da attırılıyor diyelim ve tam kırk beş sene içinde kalıyor ister istemez. ortada yaşanamayan bir çocukluk var, cenaze töreninde abisi de şöyle demişti, " en sevdiğimiz program televizyonda başlardı ama bizi stüdyoya çağırırlardı ve izleyemezdik", bu bile her şeyi açıklıyor. aslında çok önemli bir nokta bu çünkü üzerine kurulan tüm yalanlar burada çatırdamaya başlıyor. michael jackson'ın hayatının son zamanlarında çocuklarla birlikte vakit geçirmesi ve yaşadığı yer de bunun basit bir göstergesi. yaşadığı yer dedik, yerin adı neverland, yani olmayan ülke, ki eski bir lunapark burası. yani o kadar trajik ki bu, adam çocukluğunu yaşayamıyor, sonra eski bir lunaparkın olduğu bir yer alıyor, adı neverland, burada yaşayamadığı çocukluğunu yaşıyor bir şekilde çocuklarla. şöyle düşünelim, tüm dünyanın tanıdığı bir adam var ve bundan çıkar sağlamaya çalışan aileler, müzik şirketleri, gazeteler, televizyonlar. yani o kadar basit ki, michael jackson'la arkadaş olan bir çocuğun ailesinin böyle bir şeyi kullanması. kaldı ki böyle de oldu sonunda ve zaten belki de tutunduğu tek şey olan "sevgi"yi kaybetmek istemeyen michael jackson aileye para verip konunun kapanmasını istedi. sonraları açılan davalar da hep lehine sonuçlandı, tüm bu şeyleri üst üste koyunca "michael jackson çocukları severdi hehehe ;)" gibi ortalama bir salih memecan esprisi yapmak çok da zor olmasa gerek.
gelelim şu rengini açtırma muhabbetine. gerçekten tıpta böyle bir uygulama var mı bilmiyorum, merak ediyorum ama, hiç duymadım bugüne kadar. michael jackson'da vitiligo hastalığı olduğu bilinen bir gerçek, sonucunun bu olduğunu düşünüyorum fakat! öyle olmadığını varsayarsak bu neden bizi geriyor anlamıyorum. bir röportajda michael jackson'a derisinin rengini ve değişimini soruyorlar verdiği cevap şunun gibi bir şey; "bugün solaryum bir sektör olmuş durumda ve buraya milyarlarca dolar para yatırıyor insanlar, derilerinin renklerini değiştirmek için, bu değişime hiçbir şey demeyip bendeki değişime neden bu kadar önemseniyor?". daha söyleyecek bir şeyim yok zaten bu sözlerden sonra. birisi size seksi gelirken, diğerine bu kadar takılmanız ve dalga geçmeniz ise son derece zavallıca.
this is it'i izleyince daha rahat anlaşılabiliyor aslında dünyaya nasıl baktığı. elinde lolipop'la ortalarda dolaşan ve yapılan her yanlışa bile sürekli sevgiden bahsederek karşılık veren birisi, dünya hakkındaki sözleri de aynı şekilde sevgi üzerine kurulu, yani bu adamın her şeyi sevgi üzerine kurulu ve her zamanki gibi bunu kullanmak hayli kolay. şekilciliğin ne kadar ileri düzeyde olduğunu da görüyoruz sayesinde, müzikleri ya da hayata bakışı önemli olmazken, fiziksel değişimleri bizi ilgilendirir duruma gelmiş, diyecek bir şey yok.
29 Kasım 2009
ne gelir elimizden insan olmaktan başka
"
...
ben mutsuz kişiyim, size yüzümü getirdim bu anlamda
nasıl seğirttim işte, kızmayın işte, dün o hekim dedi ki
dönünce birden yüzüme, yüzümün bu en yitik çağına
dedi ki: siz niye yoksunuz acaba
bilmem ki - doğrusu bilmiyorum - niye yokmuşum ben
sahi ben niye yokmuşum - öyle ya - elbette sordum ona
dedim ki - ne desem beğenirsiniz - iri bir top çekiyor gibi
bilardo masasından
dedim ki, falan filan..
...."
...
ben mutsuz kişiyim, size yüzümü getirdim bu anlamda
nasıl seğirttim işte, kızmayın işte, dün o hekim dedi ki
dönünce birden yüzüme, yüzümün bu en yitik çağına
dedi ki: siz niye yoksunuz acaba
bilmem ki - doğrusu bilmiyorum - niye yokmuşum ben
sahi ben niye yokmuşum - öyle ya - elbette sordum ona
dedim ki - ne desem beğenirsiniz - iri bir top çekiyor gibi
bilardo masasından
dedim ki, falan filan..
...."
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)





