.

Related Posts with Thumbnails
john fante etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
john fante etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

05 Ağustos 2010

üzümün kardeşliği



üzümün kardeşliği! her kasabada görürsünüz onları; kıraathanelerin önünde aylak aylak oturup önlerinden geçen her eteğin arkasından iç geçiren yaşlı hergeleler.

12 Ekim 2009

avi pardo

adını görüp bilmediğim kitabı aldıranlardan.

yaptığı iş sadece çevirmenlik mi emin değilim, tekrar hayat vermek diyelim, bukowski-fante ikilisinin tüm kitaplarını çevirmesinin yanında etgar keret'in nimrod çıldırışlarını da çevirmiş kendisi ama dediğim gibi yaptığına sadece çevirmenlik demek biraz haksızlık gibi geliyor bana.

bukowski'de de fante'de de zaten cümleler yeteri kadar tozlu iken bu hisleri bize direkt aktarabiliyor olmalarının sebebidir avi pardo, duymadığımız/bilmediğimiz kitabı alma sebebidir.

son olarak kitap yazmasını dilediğimdir. bu kadar.

1933 berbat bir yıldı



muhteşem bir john fante kitabı daha.

bu adamda çok farklı bir şey var, o kadar içine sokuyor ki okuyanı, o kadar derinlemesine hissettiriyor ki durumları, her kitabına daha çok bağlanıyorum. tozlu tozlu.

bu kez fante arturo bandini değil, dominic molise. colorado'nun roper kasabasında henüz on yedisinde bir genç, babası taş örüyor, mevsim kışa döndüğünde de muhteşem oynadığı bilardo ile eve birkaç dolar getiriyor. bunun dışında mutsuz bir anne ve sürekli amerikan sistemini kötüleyen bir babaanne var evde, ve kardeşler. dominic beysbol oynuyor, bir atıcı, muhteşem bir sol kolu var, dominic'in kararlarına yön veren bir kol. elbette molise'nin hayali babası gibi taş örmek değil, çok ünlü bir beysbol oyuncusu olmak. buna ulaşıyor mu, ulaşamıyor mu tam olarak bilemiyoruz, kitap tam tamamlanmamış, ben yaptığını düşünüyorum.

birgün kenny, ki kendisi dominic'in en yakın arkadaşı, bir beysbol oyuncusu ve zengin bir ailenin çocuğu, dominic'e buralardan gidip chicago cubs'ta şansımızı denemeliyiz diyor ve bunun için 50 dolara ihtiyaçları olduğunu söylüyor. eve zaten giren üç beş dolarken bu para inanılmaz geliyor tabi ki dominic'e, para da isteyemiyor. aklına babasının külüstür ama işini gören karıştırıcısı geliyor, ki baba bununla rahatça taş örüyor. kenny'i kandırıp bunu çalmaya ve satmaya çalışıyor, tabi bu arada ilk kontratımla en yenisinden alacağım deyip kenny'i kandırıyor ama satamıyor tabi ki içi rahat etmiyor ki kenny de yarı yolda bırakıyor zaten dominic'i. karıştırıcıyı eve geri getirirken babası görüyor ve anlıyor satmaya çalıştığını, sert biri olmasına rağmen bir şey demiyor ve dominic'in ısrarcı hali nedeniyle ona dışarı pek vurmadan yardım etmeye çalışıyor. dışarı çıkıyor baba ve 25 dolarla eve geliyor, elimden gelen bu diyor.

dominic kalanını kenny'den istemeye karar veriyor, sonuçta bütün parayı istemeyeceğini düşünüp rahatlatıyor kendini fakat kenny'lere gidince babası evden kovuyor dominic'i. sokaklarda boş boş yürürken babasının karıştırıcısını bir arabacıda görüyor, yanına gidiyor, bunu almak istiyorum diyor, 20 dolar veririm, hayır diyor satıcı, 25 veririm diyor dominic, yine hayır cevabını alıyor, 40 veririm yeter ki sat diyor, cevap aynı. dominic karıştırıcıya sarılıyor, ağlıyor, öpüyor ve kitap şu sözlerle bitiyor;

sarılıp ağzımla öptüm ve ağladım babam için, bütün babalar için; oğullar için de, böyle bir zamandan hayatta oldukları için; ve kendim için, çünkü artık kaliforniya'ya gitmekten başka çarem yoktu; sözüme sahip çıkmak zorundaydım!

son olarak kenny'nin kız kardeşinden hoşlanan dominic'in şu diyalogu ile bitireyim -syf:69-

- kaç yaşındasın? diye sordu.
- yeterince yaşlı. yaşın önemi yok.
- on yedi önemlidir. on yedi yaşındasın değil mi?
- neredeyse on sekiz.
- konu açılmışken, sen kaç yaşındasın?
- yirmi üç.
- çok yaşlı sayılmaz.
- ne için çok yaşlı sayılmaz?
- yani, yaşlı bir kadın değilsin.
gülümsedi. senin için fazlasıyla yaşlıyım, dedi.
bir şey söylemedim ama aynı fikirde değildim.

25 Ağustos 2009

toza sor





arturo bandini!

çoğumuz fante'yi charles bukowski ile tanımışızdır, malum serserinin tanrısı hani..bukowski'nin en sevdiği kitaptır toza sor, en sevdiğidir arturo bandini! pisliktir arturo, serseridir, takıntılıdır, sarhoştur, bukowski'dir.

kitabı okumayanlar filmini belki hatırlayabilirler, colin farrell ve salma hayek oynamıştı. gerçi ben filmi izlemedim ama ne filmden ne de kitaptan haberiniz yoksa, üşenmeyip kitabı okumanızı tavsiye ederim. çoğu kişi gibi benim de okuduğum ilk fante kitabıydı toza sor, sonraları iyice içine girdik tabi arturo'nun.

bu kitap için daha uygun bir isim gelmiyor aklıma, öyle güzel oturuyor ki, onu toza sor. arturo'nun camilla'ya vuruluşu, ona deliler gibi aşık olmasının sonucu (!) sürekli hakaret etmesi, tozlu yollardan beraber geçmeleri. camilla'nın yine tozlu ayakkabıları. her şey, her şey tozlu, toza sor'da. camilla'nın başka birine vurgun olması ve arturo'nun bunu bile bile ondan kopamayışı, tozun altına gömülmesi, bunlar hep bandini'nin obsesifliği, oysa ki bırak, git be adam.

git be adam, diyorum ama seni tanıdıkça gidemezsin onu da biliyorum. arturo'nun şu sözüyle bitirelim post'u;

tanrım, artık bir ateist olduğum için beni bağışla, ama nietzsche'yi okudun mu? ne kitap...