film etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
film etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
10 Ağustos 2011
15 Mayıs 2011
bizim büyük çaresizliğimiz
aylardır beklediğim bir filmdi bizim büyük çaresizliğimiz, hatta film festivalinde elimin ucuna gelen bileti almayıp, sonradan tükendiğini öğrendiğimde yıkılmıştım resmen fakat çok da gerek yokmuş.
barış bıçakçı'yla iki seneyi aşkın bir süre önce tanıştım, son dönemde yetişmiş en başarılı yazarımız bence. film de aynı ismi taşıyan romanından sahneye uyarlanmış, keşke yapılmasaymış. belki kitaptaki anlatımın çok sıradışı güzelliği nedeniyle film bana sıradan geldi bilmiyorum ama kopukluk çok fazla ve ne yazık ki oyunculuklar gerçekten çok kötü. bir tek çetin'i oynayan fatih al kurtarıyor, onun dışında özellikle nihal'i oynayan güneş sayın - ki ilk filmiymiş, yeni öğrendim ben de- çok sırıtıyor, hiç doğal değil.
belki bilerek yapılmak istenmiş bilemiyorum ama filmdeki diyaloglar o kadar yapmacık duruyor ki, etraftaki sesler kesilmiş sadece konuşmalar var fakat rahatsız edici bir şeyler var kesinlikle. filmden bu kadar olmamışlık duygusuyla ayrılacağımı tahmin etmezdim, barış bıçakçı filmin bu şekilde şekillenmesine nasıl izin vermiş anlamıyorum, belki gerçekten kafasında kurduğu hikaye de böyle bir şeydi romanda. bendeki farklı olduğu için rahatlıkla olmamış diyebiliyorum filme. başka romanlarını sinemalarda görmemek ümidiyle.
11-17 Mayıs tarihlerinde ücretsiz olarak izlenebilecek az gelişmiş ülkelere ait filmlerin gösterildiği bir festival bilinmeyen sinemalar film festivali.
sponsorlarının arasında samanyolu tv, meltem tv, atv ve star gazetesinin olduğunu belirtelim ki duruşları belli olsun, bunları ve girişte elinize tutuşturulmaya çalışan star gazetesini almayıp güzelce filmleri izleyebilirsiniz. son iki gün.
filmlerin detaylı listesi ve takvimi için site de şudur; http://bilsinfest.org/
05 Mayıs 2011
four lions
son zamanlarda en çok keyif alarak izlediğim film oldu four lions. hazır gündem de bunlar üzerinden gidiyorken izlenmesi lazım. ingiltere'de intihar bombacısı olmaya çalışan dört pakistanlının trajikomik hikayelerini anlatıyor film, sundance festivalinden de ödülle dönmüş.
bu da tadımlık videosu;
01 Mart 2011
20 Şubat 2011
sinyora enrica ile italyan olmak
italya'da yaşayan ali ilhan'ın iki gün önce gösterime giren ilk filmi sinyora enrica ile italyan olmak.
türk-italyan filmlerine tabii ki ferzan özpetek'le alışığız, bu da yeni bir tat oldu. film hüzünlü biten bir sona sahip olmasına rağmen genel olarak çok keyifli.
ismail hacıoğlu'nun bazı sahnelerde riccordo scamarcio'ya benzemesi güzelliğini geçip konuya gelelim biraz. ekin türkiye'de yaşar ve türkçe'den başka bir dil bilmez, amcası ise italya hayranıdır ve ekin'in babasıyla aralarının bozulmasını göz önüne alarak onu italya'ya okumaya yollar.
elbette ekin için işler kolay değildir, evde beraber kaldığı güzeller güzeli valentine'ya aşık olur, bundan sonrası biraz klişe. valentine dönem arasında sicilya'ya gider ve evin sahibi enrica - ki sonradan ekin'e yaklaşır- bu aradaki zaman boyunca ekin'i italyan yapmaya çalışır. nasıl dans edileceğini, italyanca'yı ve nasıl giyineceğini gösterir ve fakat yanlış anlama sonucu yine onu evden kovar. valentine gelir ekin'den etkilenir, sevişirler, ekin buna anlam yükler, valentine çeker gider.
filmde enrica'ya gençliği zamanında fellini tarafından hediye edilmiş bir şarap da vardır.
sanırım filmde ferhat göçer'in söylediği bir şarkı varmış, ben fark etmedim bunu da filmin başarısına veriyorum.
29 Aralık 2010
mio fratello é figlio unico
filmde son dönem italyan sinemasından ufak ufak parçalar var.
riccardo scamarcio'u - ki kendisi dünyalar güzeli- ferzan özpetek'in serseri mayınlar'ından ve sanıyorum ki 2009'daki film ekimi idi, cennet batıda'dan tanıyoruz, bu filmde de en az oradaki kadar gerçekçi bir oyunculuk sergiliyor.
filmde ferzan özpetek'i çağrıştıran tek şey riccardo değil, kendisi kız arkadaşıyla sevişirken küçük kardeşin sesleri duymamak için açtığı radyoda çalan şarkı da bizi karşı pencere'ye götürüyor.
bir başka ufak geçişi ise ilk iki dakikada görünen kilisedeki papazdan yani ascanio celestini'den yapıyoruz. bu sene italyan film festivali kapsamında türkiye'ye geldi ve la pecora nera filmiyle izleyicilerle buluştu. oradaki söyleşide ve filmde - tımarhanede yetişen bir çocuğun ,ki kendisi oynuyor bunu, yaşamı var - adamın politik duruşunu ve sosyal duyarlılığı gayet açıktı zaten. bu filmde karşıma çıkması garip oldu. garipsenecek bir şey değil tabi çünkü filmde ülkemizde de olan sağ-sol çatışmalarının aile ve toplum içindeki yansımaları gösteriliyor.
bir şekilde fark edilmek için uçlarda yaşayan küçük kardeş, önce faşist oluyor sonra araştırıp bunu bırakıyor ve sol hareketlere katılıyor, en sonunda ise ikisinden de kopup zamanında çokça sorun yaşadığı ailesine ve çevresine yardım ediyor.
bu konular ajitasyon ve seyirciyi sömürmek için ideal konular fakat bu filmde ne güzel ki bunlar yok, gayet sade bir şekilde bir durumu bize yansıtıyor.
bol ödüllü bir film, vakit varsa izlenmeli.
20 Aralık 2010
le fate ignoranti
per i nostri sette anni insieme,
per quella parte di te che mi manca
e che non potrò mai avere,
per tutte le volte che mi hai detto non posso,
ma anche per quelle in cui mi hai detto ritornerò...
sempre in attesa,
posso chiamare la mia pazienza amore ?
la tua fata ignorante...
11 Aralık 2010
angel-a
- anlasana beceriksizin biriyim ben.. gökyüzünden bile melek diye bir kaltak gönderiyorlar.
-Hadi aynaya bak. Ne görüyorsun?
-Aynaya bak dedim. Ne görüyorsun?
-Şey var. Güzel bir kız.
-Teşekkür ederim.
Peki onun yanında ne görüyorsun?
-Bilmiyorum
- Güzel. Gelişme var.
- Öyle mi dersin?
-Evet. Eskiden sadece bir
serseri görüyordun.
24 Ekim 2010
persona
kesinlikle izlediğim en estetik ve vurucu filmlerden biri oldu persona, neden bu kadar geç kalındı bilmiyorum. her sahnesi ayrı ayrı değerlendirilebilir ve öyle bir kere izledikten sonra sileceğiniz bir film değil kesinlikle. bir saati geçen filmlerden sıkılan beni zaten en basta 1.19'luk süresiyle hoşnut kıldı fakat bazen öyle oluyor ki film üç saat sürsün isteyebiliyorsunuz, persona işte onlardan biri. iki farklı kadının bir olmasıyla bizi düşünceler arasına bırakıp kaçıyor. biri hemşire olan alma, diğeri ise oyuncu olan elizabeth'in hayatları kesişiyor. oynamaktan kaçıp gerçekliğe dönen elizabeth, alma'ya ve daha çok da alma hep hayranlık duyduğu elizabeth'e dönüşüyor. alttaki fotoğrafta da elizabeth'in eşiyle iki kişilik bir olup konuşuyor, elizabeth alma'nın elini alıp kocasının yüzüne sürüyor. daha güzel nasıl anlatılabilirdi bilmiyorum.
ikinin bir olması da üstteki iki fotoğrafta, her şeyin bir rüya -gibi- olması ve ayna ya da bizim karşımızda birbirlerine sarılıp saçları aralarında kaybolmaları filmin en estetik sahnesiydi belki de. izlemeyenler kesinlikle izlemeli, bir kere de değil sonra da etrafta yazılıp çizilenler okunmalı, kesinlikle izlenip geçilebilecek bir film değil.
29 Ağustos 2010
living with michael jackson
belgesel martin bashir denen ikiyüzlü pisliğin neverland'de 8 ay michael jackson ile yaşamasını ve jackson'ın görülmeyen yönlerini anlatıyor. tabi ki yanlı bir şekilde.
en başlarda gayet ılımlı ve sevgi dolu sözler eden bashir adamı son 20 dk.da üst üste michael jackson'a iğrenç sorular soruyor, ve rahatsızlığını görmesine rağmen buna devam ediyor. belgesele koyduğu kısımları kesip biçiyor ve önümüze çocuk istismarcısı ve çocuklarını umursamayan bir adam portresi çiziyor. bunu gören michael jackson -ki kendisinin ne kadar ince ve kırılgan bir yapıya sahip olduğunu bilmeyenimiz yok sanıyorum- yıkılıyor ve sonunu hazırlayacak olan ilaçlara bağımlılığı artıyor. çoğu yerde bashir asıl katil olarak gösteriliyor.
bunu anlamak çok da zor değil, diana ile yaptığı röportajı referans gösterip michael'ın kendisine kapılarını açmasını sağlıyor ve fakat iş montaj aşamasına geldiğinde, michael'ın verdiği cevapları kesiyor ve ben tatmin olmadım diyor. söylese biz edebilirdik orası ayrı.
bu belgesel (!) yapılırken michael jackson'ın kişisel kamerası da kayıt ediyor her şeyi ve tüm bunlar "the footage you never meant to see" adlı dökümanda gösteriliyor. orada da görüyoruz ki, bu bashir denen dangoloz michael'a methiyeler düzerken, karşımıza bambaşka bir şey çıkartıyor.
neyse türkiye'de de türüne çokca rastladığımız yavşak gazetecilik örneğini görüyoruz burada, fakat benim üzüldüğüm nokta bu kadar temiz ve saf duyguları olan michael jackson'a bunları yapabilme ve onu ölüme sürükleme durumu.
görüyoruz ki tam bir çocuk michael jackson. ve kafası o kadar kapalı olan kişiler tarafından çocuk tacizciliğiyle suçlanıyor. bunlara verdiği " siz yatağı sadece seks için kullanıyor olabilirsiniz ama biz sevgimizi paylaşmak için kullanıyoruz, kitap okuyoruz, müzik dinliyoruz" cevabı hala anlaşılamıyor. hele ki üzgünüm ama pakistan'lı bir gazeteciden bunu beklemek de ütopya olsa gerek. buna ahmet'ler, mehmet'ler de dahil.
sonuç olarak yanlı bir yapım, fakat michael jackson'ın o çocuk hallerini görmek bile mutluluk verici.
24 Ağustos 2010
the boat that rocked
bazı filmler oluyor ki insanın gününü kurtarıyor, gerçek hayattan kaçırıyor. the boat that rocked da işte tam o filmlerden.
zaten güzel olan müziklerin üstüne bir de muazzam muhabbetler eklenince film "tadından yenmiyor" gerçekten de. isa tanrı'nın oğlu muymuş?
filmin soundtracklerine gelirsek bir nebze size ne sunduğunu anlayabilirsiniz;
stay with me baby - duffy
all day and all of the night - the kinks
elenore - the turtles - 2:30
judy in disguise (with glasses) - john fred and his playboy band
dancing in the street - martha reeves and the vandellas
wouldn't ıt be nice - the beach boys
ooo baby baby - smokey robinson
this guy's in love with you - herb alpert & the tijuana brass
crimson and clover - tommy james & the shondells
hi ho silver lining - jeff beck
ı can see for miles - the who
with a girl like you - the troggs
the letter - the box tops
ı'm alive - the hollies
yesterday man - chris andrews
ı've been a bad bad boy - paul jones
silence ıs golden - the tremeloes
the end of the world - skeeter davis
friday on my mind - the easybeats
my generation - the who
i feel free - cream
the wind cries mary - jimi hendrix
a whiter shade of pale - procol harum
these arms of mine - otis redding
cleo's mood - jr. walker & the all stars
the happening - the supremes
she'd rather be with me - the turtles
98.6 - the bystanders
sunny afternoon - the kinks
father and son - cat stevens
nights in white satin - the moody blues
you don't have to say you love me - dusty springfield
stay with me - lorraine ellison
hang on sloopy - the mccoys
this old heart of mine (is weak for you) - the isley brothers
let's dance - david bowie
daha ne olsun? ayrıca döneme damgasını vuran the beatles'ın hiçbir müziğinin olmaması konusu sanıyorum ki telif haklarıyla ilgili bir zamazingoydu.
izleyin derim.
25 Temmuz 2010
avatar the last airbender
filme yeni gittim, animesini izlemediğim için karşılaştırma yapamıyorum fakat gayet güzeldi. normalde film bir saati geçince sıkılan ben, bu filmde sıkılmadım. vereyim görseli, vereyim efekti durumları olmadığı için de soğutmuyor kendinden film.
animesiyle filmdeki karakterler pek uyumlu olmamış diyorlar, bu elbette animesini de izleyenler için bir önyargı oluşturur. benim öyle dertlerim olmadı, bir tek shyamalan'ın slumdog'daki arkadaşa torpil geçtiğini düşünüyorum. onun dışında aang ve minik su bükücü kızımız çok tatlılardı.
tabi fantastik bir konu, bu bağlamda hala daha heri potır'a bayılan birisi olarak bunun devamının da gelmesi güzel bir haber benim için. gerçeklikten kaçmak gerekiyor biraz. bükme sahnelerinden en çok suyu sevdim, belki suyun kendi güzelliğidir bu bilmiyorum.
güzel bir filmdi benim için, animedeki çizgileri hiçbir zaman sinemada göremeyiz, bu bağlamda beklentileri zaten biraz düşürmek gerekiyor. önümüzde gelmiş geçmiş en güzel anime death note'un sinemaya uyarlanan versiyonları varken buna çamur atmak olmaz.
son olarak müzikler çok güzeldi, clint mansell'i çağrıştırmıştı bana fakat değilmiş james newton howard imiş arkadaş.
03 Temmuz 2010
leonard cohen: i'm your man
"poetry is just the evidence of life
if your life is burning well
poetry is just the ash."
çok kalabalık bir grubun leonard cohen şarkıları söylediği ve yine cohen hakkında gizli bilgiler öğrenebildiğimiz bir film i'm your man. her ne kadar dünyanın en itici duyarlısı bono olsa dahi izlenmeye/dinlenmeye değer.
wristcutters: a love story
etgar keret'in hikayesinden yola çıkıp çekilmiş bir film bilek kesenler.
hikaye neredeyse tüm etgar keret hikayeleri gibi sıradışı. daha önce gazze blues ve nimrod çıldırışları'nı okumuştum, yeni yeni çevriliyor her şey. buna denk geldim şimdi de.
intihar eden bir çocuğun, gittiği dünyanın aynısıyla karşı karşıya kalması var, ve bu durum için daha kötü ne olabilirdi diye soruluyor. her şey aynı, çocuk pizzacıda çalışıyor, her renk soluk, herkes ölü.
ve birgün yine ölü bir tanıdığını görüp, kız arkadaşının da kendi ölümünden sonra intihar ettiğini öğreniyor ve onu aramaya dair bir yol filmi karşımıza çıkıyor.
hah bir de tom waits var.
04 Haziran 2010
(moral bozukluğu ve) 31
yani, çok güzel gerçekten de.
bir günde çekilmiş bir film moral bozukluğu ve 31. son zamanlarda izlediğim en keyifli filmdi, tek başıma izlememe rağmen muazzam eğlendim. oyunculuklar diyaloglar o kadar güzel ve o kadar doğal ki. özellikle deniz alnıtemiz muhteşem.
filmde olmasa iyi olurdu dediğim tek sahne dans sahneleri. hakkaten biraz recep ivedik kokuyor.
ne diyeyim, izleyin. zaten satış yok, korsan olarak satılıyor!
http://moralbozukluguve31.com/
01 Haziran 2010
başka semtin çocukları
yönetmen aydın bulut'un dizileri bırakıp daha fazla film çekmesi gerekiyor.
gaziosmanpaşa'da geçiyor film, böyle delikanlılık havaları. yine insanlığın en büyük suçu olan güce tapmak durumları arasında işlenen cinayetler, alınan hayatlarla devam edip bitiyor.
filmin sonu sürpriz bir şekilde bitiyor, ben tahmin edememiştim. sonu daha oturaklı olsun diye belki "nedenler" fazlalaştırılıp daha gerçekçi kılınabilirdi ama yine de şaşırtıyor. ismail hacıoğlu hakkında da bir şeyler söylemek gerekiyor sanırım, nedendir bilmem oyunculuğu bana çok etkileyici gelir bu adamın. oynadığı dizilerde de -ki sadece bir tanesine denk gelebildim bunca yaşantımda-, oynadığı filmlerde de karaktere tam uyuyor ya da ona tam uyan karakterler veriliyor. bu filmde de gerçekten çok iyi.
film dediğimiz gibi güç ekseninde ilerliyor. şehrin ve insanların bir kenarına itilmişlik, bundan kaynaklı bir ezilme duygusu ve bunu karşılamak için başvurulan güç/delikanlılık durumları. takım elbiseler, rugan ayakkabılar "adam" olmak için yeterli oluyor bu yerlerde. bilseler ya o öyle olmuyor.
30 Mayıs 2010
vavien
okul gibi bir film çekmiş taylan biraderler'in filmi vavien, bu da en az ağır roman kadar garip. bozuk saat, iki doğru olayı olsa gerek.
muhtemelen hepimizin bir dönem izlediği avrupa yakası'ndaki rollerinden esintiler bulabileceğimiz oyunculuklar sergiliyor engin günaydın ve binnur kaya. engin günaydın demişken bir ara uykusuz'da yazmaya başlamıştı, ben severdim yazılarını sonra gitti dergiden.
film biraz acı gerçeklerden oluşuyor. bir karı koca ilişkisi, kimsenin kimseye güvenmemesi gerektiğinin kim bilir kaçıncı dersi.. insan korkuyor bunları izlediğinde, ben tedirgin oluyorum.
filmin adının vavien olması da sadece öyle olması için değil sanırım. vavyen iki anahtarın aynı işlevi görebilmesi elektrikte. bir koridorun başında ışığı açıp en sonuna gidince kapatabiliyorsunuz, film de öyle. şimdi konu taylan biraderler olunca öyle derin çıkarımlar yapmamamız gerekiyor sanıyorum ki ama biraz eşelersek filmin başlayıp bitmesinin dışında kişiliklerde veya ikili ilişkilerde yansımalarını görebiliriz.
insanlar evleniyorlar, koridorun başında ışığı açıyorlar yollarına başlıyorlar, ama işte boşanmak ve karşılıklı güvensizlik koridorun sonundaki anahtarı kullanıp her şeyi karanlığa gömebiliyor, ki filmde de bir ara o anahtara başvuruluyor, ama -yine- kadının özverisiyle o anahtar kullanılmıyor.
ağır roman
çocukluk dönemimize denk gelen bir filmdi ağır roman. çok zamanlar geçmiş izlediğimizin üzerinden, çok şeyler unutmuşum. dün tekrar izledim, bu defa böyle bir filmin mustafa altıoklar'dan nasıl çıktığına şaştım.
bir istanbul masalıdır.
29 Mayıs 2010
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)










.jpg)
.jpg)









