.

Related Posts with Thumbnails
kitap etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kitap etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

22 Haziran 2011

yitiksiz


sabaha karşı oturup ağladınız
ama mesela şimdi ben
ne aradığımı bilmiyorum
 

sabaha karşı oturup ağladınız 
çünki sizin aşkınız vardı 
kurumuş çiçekleriniz vardı 
aşina yıldızınız gökte 
oturup çok çok ağladınız 
ağlayıp iyi ettiniz 
size imreniyorum çünki 
çünki ölümsüz gibiyim yalnızlığımda 
çünki yalnızlığımda öyle güzelim 

üç beş kalem insan gelip geçtiler 
benim aradığımı bulup geçtiler 
biliyorsunuz bu dünya bana yetmez 
biliyorsunuz bütün kapıları omuzladım
kimini açtım kimini açamadım
 
bütün gemileri dolaştım limanlarda 
hepsi rıhtımlara bağlıydılar 
bütün adalar vakti yitikti 
sabaha karşı oturup ağladınız 
çünki siz bulup da yitirdiniz 

ben yitirmem bir bulsam 
büyük kayaları üst üste korum 
ama biliyorsunuz her şey gelip geçicek 
süslü kadınlar gibi oymalı arabalarda 
iki vakit arasında sessiz bir çiçek 
bir dökülecek bir açacak 
sonunda cılız köprülerin öte başında 
bir benim bulamadığım kalacak 

sabaha karşı oturup ağladınız
ama mesela şimdi ben
ne aradığımı bilmiyorum.
 

26 Şubat 2011

kanayan


erdal öz'ün politik öykülerinin olduğu bir kitap kanayan.

kitabın en keyif veren öyküsü ernesto bana göre, genç yazar ernesto'nun fotoğrafını yıllar boyunca saklar ve bir gece onunla ilgili hikaye yazmaya karar verir. kitabının arasında sakladığı fotoğrafı masaya koyar, fotoğraf canlanır, karşısında purosuyla beraber ernesto'yu gören adam hikayesini yazmaya başlar. cemile ile tanıştırır ernesto'yu, bizim yürüdüğümüz sokaklarda yürütür, konu başarısız cinselliğe girdikçe ernesto sinirlenir fakat karşısında özgür bir adam vardır.

"ernesto çıkardı cemile'yi locaya.

- o da kim?

- çok karıştırıyorsun ernesto. sanata, sanatçıya saygılı olmasını öğren. cemile'yi mi soruyorsun. cemile benim yarattığım bir pavyon orospusu. katır cemile diye geçer benim hikayelerimde. göğüsleriyle ünlüdür. onun dünya sorunlarını kapsayan bir göğsü vardır. yani senin anlayacağın emekçidir cemle. öyle sizinkiler gibi kol emekçisi değil belki ama, şey emekçisi.
"

bir de kitaba adını veren öyküde, babası devrim için evi terk eden oğlu için şöyle der;

"gidişi böyle oldu, geç kaldığı sinemaya yetişmek ister gibi."

21 Kasım 2010

tezer özlü'ye armağan


kitaba ulaşmam bir seneden fazla, bitirmem de bir aydan fazla sürdü.


zamanında 2000 adet basılmış ve sonra basımı durmuş bir kitap tezer özlü'ye armağan. hiçbir yerde bulunmuyor, bulunan ve bunun özel kitap olduğunu bilenler ise hayli fazla paralar istiyor, benim gibi şanslıysanız da sahaf festivallerinde yedi liraya bulabiliyorsunuz.


sezer duru ve orhan duru'nun beraber çalışmasıyla oluşturulmuş kitap. sezer duru'nun çocukluk yıllarını anlatmasından sonra, dostlarının tezer hakkında yazdıklarıyla devam ediyor ve kitabın en güzel yerleri olan "bir usta, bir dünya: tezer özlü" kısmıyla bitiyor - ki hiç görmediğimiz fotoğraflar var bunun içinde-.


190 sayfanın içinde bazen hiç bilmediğiniz şeylerle karşılaşıyor, bazen de bildiğiniz şeyleri başka gözlerden okuyorsunuz.


" anlatamayacağım. bu insanlar guguk kuşu filmini de, napolyon'un yaşam öyküsü filmini de, limana yanaşan beyaz bir yolcu gemisini de, vitrinlerdeki yeni sonbahar giysilerini de aynı gözlerle seyredebiliyorlarsa, elimden ne gelir?"

03 Kasım 2010

istanbul: zamanın suya izi



daha önce tuncer erdem'in her ne kadar bazı yerlerinde kopukluk hissine kapılsam da sevdiğim denizlerimizde rüzgar'ını okumuştum.

istanbul: zamanın suya izi ise diğer kitaplarına benzemiyor, istanbul'a dair kırk beş yerin hikayesini anlatıyor tuncer erdem. bunu yaparken kendisinin de ressam olmasıyla beraber bize görseller de sunuyor. kitabın başında şiir-desen dese de ben anlatı-desen demeyi daha uygun görüyorum, zira şiir böyle olmamalı.

hepsini yazmak isterdim ama denk gelirseniz en azından önsözü okumalısınız, belki de kitabın en güzel yeri burası. kapaktan bir yazı;

tuncer erdem'in farklı bir dili olduğu kesin, hep var olan ama görmediğimiz şeyler hakkında bir şeyler yazıyor, bozkır kitabı'nı okuyorum şimdi, belki ondan sonra daha net tanımlayabilirim kendisini, ama öykülerinin farklı bir havası var.

kapak yazısından birazcık;


“İstanbul’a bak ey okur. Zamanın taze yaralar açıp eski izleri kapattığı; yeni tüneller, çukurlar kazıp eski dehlizleri, sarnıçları doldurduğu; her geçen gün kılık değiştiren, eskinin üzerine betonlar örten, zamanın aralıksız darbeleriyle durmadan biçim değiştiren şu şehre bir bak. Bugün baktığın şehir yarın aynısı olmayacak. Senin bir rüya gibi geçip giden hayatın, sürekli değişen bu koca şehrin hayatında, topuklarının eskittiği bir merdiven basamağı, okulda sırana kazıdığın bir yazı, bir fotoğrafçının arşivindeki vesikalık bir fotoğraf olarak kalacak. Ama bu şehir senin anılarında derin izler bırakacak...” 



bu da aradan bir bölüm;

"
bazı akşamlar
sahilden geçiyorum
yeni yeni beliren gölgemi
ezen aylak adımlarla
"

28 Ekim 2010

kağıt gemiler


2010 yunus nadi öykü ödülü'nü almış bir kitap kağıt gemiler. açıkçası kitabın önsözünde beklentileri bu kadar yükseltmeseydi ayşegül çelik belki kitaptan daha fazla keyif alabilirdim. kesinlikle başarısız değil ama o önsöz öyle bir yazılmış ki sanki inanılmaz bir şey bizi bekliyormuş hissi yaratıyor.

kitaptaki öykülerden en güzeli ve benim için tek akılda kalanı kelimeler masalı -bir vardı, bir yoktu, yokluğu söylemesi zordu-, lisan tamircisinin kelimelerle oynaması ve insanların hayatlarını değiştirip yabancılaştırması gerçekten güzeldi.

bu da arka kapak yazısı, tadımlık;


Hayat diye aklımıza kurdukları oyunu bozduk biz. Koşar adım tırmandığımız
cinnetin ve cehennemin son basamağındaydık. Tabiatın
bütün güneşleri batıyor, karanlık büyüyordu. Aşkımızdan olacak,
el ele tutuşmayı ve derin bir nefes almayı akıl ettik. Tersine işleyen
bir vaftiz gibi, bize verdikleri her şeyi çıkarıp orada bıraktık.
Şimdi dönüp arkamıza baktığımızda dev bir yıkıntı görüyoruz. Yaşadığımız
o yıkıntıyı yaratanlar, babasını öldüren çocuklardan, çocuğunu
öldüren analardan çok, bunları hayatın gerçeği diye önümüze
koyan ve kolumuz karıncalanmadan bakıp geçmemizi bekleyenlerdi.
Her ölenle öldüğümüzü, ağacın, kuşun acısını topal bir
bacak gibi içimizde sürüdüğümüzü anlamadılar. O zamanlar vicdanımız
kuyruklu bir böcek gibi kalbimizi yiyordu.

10 Ekim 2010

saatler / geyikler




hayır saatleri, geyikleri anlatmıyor bu kitap.
bir kumru oluş halini anlatıyor,
yada bir kumru olamayış halini.
bazen birşey görünür gibi oluyor,
bazen bir şey görünmüyor.
bazen bir şey değişecekmiş gibi oluyor, 
bazen bir şey değişmiyor
bazen beni hep sevecekmişsin gibi oluyor,
bazen hiç sevmemişsin gibi...
bazen bu kitap açıklanamayan şeyleri anlatıyormuş gibi oluyor
bazen hep açıklanan şeyleri
bazen bu kitap senin gibi oluyor, bazen benim gibi
yani sen beni kumru yapmaya çalışırken benim kumru olamayış
halimi...
bazen bu kitap aşk gibi oluyor, bazen anti-aşk gibi...


hayır elbette saatleri, geyikleri anlatıyor bu kitap
insan ilişkilerinden bahseden bir kitap başka neyi anlatabilir ki?
bizim uslanmaz ruhlarımız hiç kumrulaşabilir mi?
suskuyla yanyana oturan iki kumru ...
iki sevgili yanyana oturarak uzun süre hiç konuşmadan...
yani kumrulaşabilir mi?

hayır elbette senin aradığın saatleri anlatmıyor bu kitap
aramadığın onca saatin dehşetini anlatıyor ancak.
ve çocuk gibi olmadığım , fazlasıyla realist olduğum için tek bir
saate doğru ilerliyor:
geyiklerin kavga edip, boynuzlarını açamayarak öleceği saate...

06 Ekim 2010

yorgunlar



erdal öz'ün -ki kendisi can yayınlarının kurucusudur- ilk kitabı yorgunlar.

o elli kuşağının en önemli yapıtlarından biri olarak kabul ediliyor. bana kalırsa türk edebiyatının en iyi yapıtları arasında. ilk baskısı yalnızca 1000 adet yapılan kitabı şimdi ciltli olarak can yayınları yayımlıyor.

sekiz öykü var kitapta, daha çok çocuk gözüyle ve çocuklukla anlatılan bazen hüzünlü bazen gülümseten hikayeler. sıralama yapmak çok zor ama sular ne güzelse, günaydınlı ve çocuk öne çıkan öyküler bana göre.

öyküler de şiirler gibi, belki romanlardan ayrı tutularak tekrar okunabilen ve sürekli yaşayan yazılar. bir romanı birden çok defa okumuşluğumuz elbette vardır ama aynı şiiri belki yüzlerce kez okuyup yüzlerce farklı anlam çıkardığımız zamanlar da az değildir. işte burada şiirin yanına öyküyü de koyabiliriz. fazla tanınmayan yazarlarımızın çok güzel yazıları var, fazla tanınmamaları daha güzel. hele ki şiirleri facebook'tan paylaşan okumayıp okumuş havası verenler varken, bunlara ellerinin değmemelerine seviniyorum. bu güzel kitapla facebook ve bu insanları aynı yazıda birleştirdiğim için özür diliyorum.

alıntı yapılacak çok söz var, içlerinden bir tanesi;

denizle gecenin karıştığı yere, belki de ölümsüzlüğün gibi getirip koyduğum; sağa dönen, sola dönen doyumsuz yüzüne, kim eklemişse eklemiş bilemediğim sarı saçlarınla, beni yaşamamdan eden seni, bir ben ayırabilirdim o uğultudan.

19 Eylül 2010

amerikan gecesi


jim morrison'ın yazdıklarından oluşan bir diğer kitap amerikan gecesi.

içinde kısa senaryolar da var, fakat çoğu kıyıda kalmış ve birleştirilmiş şiirlerden oluşuyor. çevirmenin notunu ekleyelim;

" oliver stone'un filminde yaptığı gibi jim morrison'u büyük sanatçılar klubüne üye yapmaya çalışmak saçma bir iş. bunları niye söyledim: 15 yaşındakilerinde the doors dinleyip jim morrison okumalarında bir sakatlık olduğunu düşünenler için çevirmedim bu şiirleri. bu kitaptaki şiirler her yaşa uygundur, çünkü her yaş için tehlikelidirler!"

eğer sadece

eğer sadece hissedebilseydim
serçelerin seslerini
ve hissedebilseydim çocukluğun
beni geri çektiğini

eğer sadece hissedebilseydim
kendimi geri çekerken
ve hissedebilseydim kucaklandığımı
yeniden gençlik tarafından

gözüm arkada kalmazdı
ölürdüm seve seve.

18 Eylül 2010

bir gemide

kitap dokuz öyküden oluşuyor.

öyküler romanlardan çok farklı, bazen yüzlerce sayfalık romandan daha fazla bir şey çıkabiliyor kısacık öykülerden. ferit edgü de türkiye'deki en iyi öykücülerden belki de. çok uzun şeyler yazmaması, yazmamayı tercih etmesi, fakat bununla beraber çok şeyler de söylemesi en güzel yanı sanırım. bir de özlü'lerle olan yakınlığı beni daha da çekiyor orası tamamen kişisel.

kitaba gelirsek, muhteşem iki öykü barındırıyor. ikisi de birbirini takip ediyor, birincisi kanca ikincisi ise dönüş.  dönüş hakkında bir şeyler söylemek gerek, okuduğum en güzel öykülerden biri kesinlikle. benliğinden sıyrılıp kendine baktığını öğrendiğimiz bir adamın hikayesi. yüzleşmenin böylesine içten ve acı olduğunu daha önce görmemiştim.

o muhteşem sonuyla bitirelim yazıyı da,

"
o gülümseyerek teşekkür etti
kahvesinden bir yudum aldı
sonra kağıtları karıştırdı
sonra yazı makinesinin tuşlarına vurmaya başladı
boşluğa yönelmiş
bir makineli tüfeğin
tetiğine basar gibi...
"

- akla elbette ester'in söyledikleri gelir ..

beyoğlu sahaf festivali


bu yıl dördüncüsü düzenleniyor bu güzel festivalin.

festival güzel çünkü kitapla ilgili. hem kitaplara çok para ayıramayanlara hem de nadir bulunanları arayanlara ilaç gibi geldiği kesin. yirmi liraya dört beş kitap alıp çıkabiliyorsunuz.

kitap almasanız dahi o güzel sahaf kokusunu, birbirinden ilginç basımları, afişleri, kitapları inceleyebiliyorsunuz. taksim gezi parkındaki festival alanı her ne kadar büyük olmasa da içeriğinin inanılmaz geniş olmasından dolayı kesinlikle yarım saat uğrayayım deyip içeri girilmemesi gerekiyor. en az birkaç saatinizi alacaktır eğer ilgiliyseniz.

eski gazeteler, tarihe ışık tutuyor. değişimi ve aslında değişmemeyi görüyorsunuz bir şekilde. hiçbir yerde bulamadığınız kitaplar için denenebilecek bir yer burası. özellikle basımı olmayan kitapları bulabiliyorsunuz. aylardır peşinde koştuğum tezer özlü'ye armağan'ı - ki kendisi yalnızca 2000 tane basılmıştır- sadece yedi liraya almış bulunuyorum. hele de kitabın ne kadar nadir olduğunu bilmeyen bir satıcıya denk gelirseniz öyle kırk elli liradan açılmıyor fiyatlar, böyle ucuza bulabiliyorsunuz. tabi sonra satıcımız kahroluyor ama kitap-para ilişkisinden bu ceza için kendisine üzülmüyorum.

bu ayın sonuna kadar taksim'de otobüs duraklarının yanında sadece kitaplarıyla değil, eski, nadir çok şeylerle sizi bekliyor sahaflar. en azından o güzel kokuyu duymak için bile gidilmesi gerekir. biraz vakit ayırın.

jartiyer, kırbaç ve baby-doll'ün ötesindekiler



kitap ismi ve konusuyla dikkatleri üzerine çekiyor.

aslında cinselliğin dışındakiler deyip biraz da sinsice bunu kullanarak dikkat çekmeye çalışıyor da diyebiliriz. mühim değil.

konu 21 tane kadının hikayesi. sırasıyla anlatılan kadınlar/hayatlar şu şekilde; nineler, teyzeler, ablalar, yengeler, konsomatrisler, deli kadınlar, çılgın kızlar, vazgeçmiş kadınlar, varoş gülleri, politikacı ve bürokrat eşleri, reklam kadınları, öteki kadınlar, temizlikçi kadınlar, gelinler, roksalar derlerdi adıma, iktidarın kitabını yazarım tipi kadınlar, müşterisini temsil eden kadınlar, merkezkaç kadınlar, hemşireler, yeni gelen misafirler, imge kadınlar.

öncelikle şahsım için bir kitabın yky'den çıkması okunabilirliği açısından çok değerli bir referans fakat işte her zaman tutmuyor bu. konu çok orijinal, yaratıcılık istemiyor gibi görünse de istiyor fakat kitabın genelinde bitince elinizde çok bir şey kalmıyor. ne bileyim daha dolgun ve sadece anlatmış olmak için anlatılanın dışına çıkılabilirdi. bu sebepten dolayı okumayanların çok bir şey kaçırdığını düşünmüyorum. kitap size olmayan bir şeyi vermiyor, olanı da veremiyor.

29 Ağustos 2010

denizlerimizde rüzgar


tuncer erdem'in - ki kendisi işletme'yi son sınıfta bırakıp mimar sinan güzel sanatlar'a gir(e)bilmiş bir insan- yky'den çıkan öykülerden oluşan kitabı.

kapağındaki resimin kendisine ait olduğunu belirtip bu ufak kitaba geçelim. 67 sayfalık bir kitap, tam hatırlamıyorum fakat yedi civarında öykü var. bitişlerde havada kalmışlık ve amatörlük hissediliyor bazen ama bu okunmaya değmez demek değil tabi ki.

sıradan konular yok kitapta her şeyden önce. mesela hiç tahmin etmediğiniz anda bir geri dönüşümlü poşetin hissettiklerini okuyabiliyorsunuz. okuduğum ilk kitabı bu tuncer erdem'in, roll'da yazıyormuş, hala öyle mi bilmiyorum. müzikal olarak da gayet dolu olduğunu söyleyebiliriz sanırım.

denk gelinirse okunabilecek bir kitap, zaman kaybı değil en azından.

14 Ağustos 2010

ben ilhan berk'in defteriyim



ilhan berk'in şiiri çalışmak eylemini gerçekleştirdiğini biliyoruz. bu belki de pek rastlanmayan bir şey.

şiirleri var ilhan berk'in, benim içlerine bir türlü giremediğim.  fakat ilhan berk'in yazıları benim için çok farklı. onlarda şiirsellik var biraz da, şiir eksiğini oradan kapatıyorum diyelim.

uzun bir adam'da da öyleydi, el yazılarına vuruyor güneş - ki ne de güzel yolculuklardır-, ben ilhan berk'in defteriyim de aynı şekilde, sade ve güzel.

kitabın içinde el yazıları ve minik bir çocuğun çizdiği "ev" resmi de var.

05 Ağustos 2010

üzümün kardeşliği



üzümün kardeşliği! her kasabada görürsünüz onları; kıraathanelerin önünde aylak aylak oturup önlerinden geçen her eteğin arkasından iç geçiren yaşlı hergeleler.

26 Temmuz 2010

tezer özlü'den leyla erbil'e mektuplar


kitabı okurken bunaldım, yoruldum.

kitapta tezer özlü'nün edebiyata ve onu kullananlara ne kadar karşı olduğunu görebiliyoruz. hakkında hemen her şeyi okumuş biri olarak bu yanına çok da denk gelmemiştim, öfkesini görebiliyorsunuz. durup durup aşağılık kadın falan diyebiliyor.

kitap altmış altı sayfa, son on sayfaya kadar yine geliniyor fakat bende ilk defa olan bir şey olarak tezer'in yazdıklarının bitmesini istedim. o on sayfanın hemen bitmesini istedim, tarihe göre sıralı bütün mektuplar ve ölümünü görüyorsun o son on sayfada.

sabah kalktım bezelerle uyandım diyor, ölümden korkmuyorum ama deniz'i bırakmayı düşünemiyorum diyor, bir şeyler yazdım vasiyet gibi biraz diye ekliyor. zaten çekip gitmesi yeterince kötü bir de bunları okumak gerçekten yorucu oluyor. tedaviyi red ediyor, ama öleceğini biliyor. sonra bir yerlerinin kesilmesine izin veriyor ama bir şey değişmiyor. kitap ölümünden bir yaklaşık bir ay önce yazdığı mektupla bitiyor. keşke o son on sayfa olmasaydı, gerçekten üzüyor.

17 Temmuz 2010

pay

ben pırıl pırıl bir gemiydim eskiden.
inanırdım saadetli yolculuklara.
adalar var zannederdim güneşli, maavi, dertsiz.
bütün hızımla koşardım dalgalara.
o zaman beni görseydiniz.

ben pırıl pırıl bir gemiydim eskiden.
beni o zaman görseydiniz
siz de gelirdiniz peşimden.

ama şimdi şu akşam saatinde
son liman kendim, bu döndüğüm,
bilmiş, bulmuş, anlamış.
hatırımda, bir vakitler güldüğüm.
yoluna can serdiğim o kaçış.

şimdi, şu akşam saatinde
dönüyorum görmüş, geçirmiş, atlatmış,
denizlerin doymayan sahilinde.

16 Temmuz 2010

aşkın çölleri

"Sonra, ey umutsuzluk! İnce duvar ağaçların gölgesine dönüştü ve ben gecenin sevdalı hüznü altına yığıldım.."

15 Temmuz 2010

güzelliği selamlamayı biliyorum şimdi

"
ah! kalmadı artık hevesim
el koydu yaşamıma benim.
aldı bu büyü ruhumu, bedenimi
ve dağıttı bütün güçlerimi.

bunlar olup bitti. güzelliği selamlamayı biliyorum şimdi."

11 Temmuz 2010

do sesi


ferit edgü'nün bir başka kitabı.

bana, bir gün, "do sesini verdim, ölümü yendim" diyen semiha berksoy'a diye başlar.

minicik hikayelerden oluşuyor ve hemen bitiyor, içlerinden bir tanesi de belki;

"
belki konuşmuştur. hiç belli olmaz.
belki suskunluğunu korumuştur. hiç belli olmaz.
belki söz konusu o değildir.
bu konuda bir şey söylenemez.
belki o sıralar, o başka bir yerdeydi.
bu da olasıdır.
belki, ben bu satırları karaladığım sırada her şey açıklığa kavuşmuş olacaktır.
belki o, şu sıralarda, kahrolası birine, seni seviyorum, demektedir.
hiç belli olmaz.
belli olmaması da, doğrusunu isterseniz ( hiç değilse benim için) çok,
çok daha iyidir.
"