.

Related Posts with Thumbnails

28 Ağustos 2009

lord of the flies

vakti zamanında bu filmi arkadaşlara överken, dalga geçerlerdi lord of the rings çakması amerikan komedi filmi diye. lakin gördüler ki öyle değil, hiç değil. aynı zamanda bi kitaptı da bu, adamın adını wiki'den bulup yazayım herkes öğrensin; william golding . ayrıca bu kitapla nobel ödülünü de almış bey amca.
film, bir adaya düşen 20 çocuğun bir anda kutuplaşması ve vahşileşip birbirlerini öldürmelerini konu alıyor. özellikle yukarıdaki şişman gözlüklü çocuğa sarışın çocuk tarafından yapılanlar ve onun ölüm biçimi gerçekten sarsıcı, gece karanlıkta ellerinde mızraklarla herkes buna saldırıyor, sonradan ne bok yediklerini fark ediyorlar. insanların içinde her zaman bir kötülük olduğunu ve bunun sadece bastırıldığını söylüyor film, elbette güce tapmayı da.
adını hatırlayamadığım sarışın çocuk kötülüğü yani şeytanı temsil ediyor, ve yandaşları çokça oluyor, ölen şişko çocuğun isa, ve bu tarafın - yani iyilerin tarafının- başında olan elemanın - ki kendisi üstteki fotoğrafta en öndekidir- ise tanrı olduğu söyleniyor. düşününce oturuyor epey. herkes beraberken bi anda ayrılmalar ve ölümler..
sineklerin efendisi.

eraserhead

bir şey diyemediğim film. bukowski'nin favorisidir, kubrick ise david lynch'e bebeği nasıl yaptığını öğrenmek için para bile teklif etmiştir ama cevabını alamamıştır.
bu kadar.

26 Ağustos 2009

filler ve çimen




bir derviş zaim filmi.
filmin kadrosuna bakıldığında kalitesi de bir şekilde anlaşılıyor, haluk bilginer, sanem çelik, ali sürmeli, bülent kayabaş.. diye gidiyor. filmin kurgusu ise devlet-mafya-terör arasındaki bağlantılar üzerine kurulu.
ben filmi beğendim ama sanki biraz karman çorman olmuş, yani tamam güzel ve doğru şeyler anlatmaya çalışıyor ama o kadar fazla şey anlatıyor ki, hiçbir şeyi tam olarak anlatamıyor. filmdeki zx oteli, normal hayattaki tarabya oteli, çok da temiz bir mazisi yokmuş yeni öğrendim ben de. olay kısaca şöyle, bu oteli almak isteyen adam -ki kendisi haluk bilginer- oteli alamayınca sahibini öldürtür, bundan kimsenin haberi yoktur. sonra otelin sahibinin oğlu oteli korumaları için teröristlerle işbirliği yapar, bu sırada bakan'ın -bülent kayabaş- karıştığı uyuşturucu olayları da var. tüm bunların yanında ise kardeşi güneydoğu'da gazi olan ve onunla yaşayan havva -sanem çelik- var.
filmin sonunda en son ezilen yine bu ikisi oluyor tabi ki, kardeşi ölüyor havva'nın, dolayısıyla havva da. sonuçta filler oynaşırken olanlar çimenlere olur. bu arada aralara sıkışmış birkaç detay var, birincisi arada gösterilen havva'nın otelin sahibinin oğluyla öpüşüyor olduğu, ki bu gerçek midir yoksa platonik bir şey mi vurgulanıyor tam emin değilim, platonik olabilir çünkü çocuğun eşcinsel eğilimleri olduğunu da öğreniyoruz ilerde, diğeri de havva'nın kardeşinin askerlik fotoğrafında yanındakinin camoka oluşu. burası epey az gösteriliyor.
filmin sonundaki camoka'nın uyuşturucuyu elinden bırakıp tüm şehrin karla kaplanması ise, bence klişe değil güzel olmuş. sadece bir benzerlik değil bence burda anlatılmak istenen, bunca şeyler dönüyor yanıbaşınızda ve siz uyutuluyorsunuz denmek istenmiş sanki. sonuç olarak türk sineması için güzel bir yapım, dobra en azından. hiçkimsenin temiz olmadığını ve en sonunda olanın hep masum insanlara olduğunu anlatıyor.
evsiz/tutulan mahkumlardan birine adını sorunca onun "hızır veli" deyişi ise belki de en güzel yeriydi filmin, bunu da belirteyim.
hızır veli.

oyunlarla yaşayanlar




servet: çünkü şimdi bütün gençler sanata karşı. kendini genç sananlar sanata karşı.
herkes sanata karşı. önce şiirden anlamı kaldırdılar, sonra müzikte melodiyi öldürdüler.
ya resim? çizgi çizmesini bilmeyenler hemen meşhur oluyorlar. sanatı öldürdüler!
emel: onun da pek yaşamaaya niyeti yokmuş demek ki.
---------------------------------------------------------------------------------------------------------------
coşkun: ...sanki bu adam daha önce çok başka bir iş yapıyordu. son günlerde herkesi birbirine karıştırıyorum zaten.
saffet: oyun yazmaktan olmuştur.
coşkun:belki de karıştırmıyorum. belki de insanlar aynı oyunları oynuyorlar, hayatları birbirine benzer oyunlarla geçiriyorlar.
saffet: ama biz başkayız, değil mi?
---------------------------------------------------------------------------------------------------------------
coşkun: emekli tarih öğretmeni, oyun yazarı
cemile: coşkun'un eşi
ümit: coşkun ve cemile'nin oğlu
saadet nine: cemile'nin annesi
emel: tiyatro oyuncusu
saffet: tiyatro oyuncusu, coşkun'un en yakın arkadaşı
servet: tiyatro sahibi
hikaye coşkun'un emekli olduktan sonra bir türlü sonunu getiremediği oyunların, servet-saffet-emel üçlüsü tarafından fark edilmesi ve bundan aldığı gazla coşkun'un ve hayatındakilerin hayatının değişmesini ve nihayet sonlanmasını anlatıyor.
oğuz atay kitaplarındaki "tutunamayanlar", arada kalanlar üzerine bir oyun, sergilenmesi de hayli sancılı geçmiş. önce kenterler oyunu sevmemişler, sonra oğuz atay değiştirmiş geri yollamış yine beğenmemişler, en sonunda oyunu devlet tiyatrolarına vermiş atay, oradan da bir sene boyunca ses çıkmayınca, ölmeden önce yakın arkadaşına oyunu geri çekmesini söylemiş ve nihayetinde oyun sergilenmiş öldükten sonra da olsa.
hikayeye geri dönersek, saadet nine cemil paşa'yı bekliyor sürekli ve oğul ümit ile saffet-coşkun ikilisi sürekli saadet nine'ye oyun oynuyorlar, ümit paltosunu giyiyor ve cemil paşa oluyor, hatta bu sayede evden kaçan saadet nine geri döndürülüyor, tabi bu sayede demek ne kadar doğrudur bilmiyorum çünkü evden gitmesinde de cemil paşa'ya duyduğu özlem yatıyor biraz da. coşkun oyunlar yazmaya devam ediyor, servet - tiyatronun sahibi- yerli oyuna ihtiyaçları olduğundan bu hikayelere önem veriyor. bu da coşkun'un daha da gaza gelmesine ve ailesinden kopmasına neden oluyor çünkü bu arada oyunlar içinde yaşarken emel ile de yakınlaşıyor. ve evden gitmeye karar veriyor.
bunu birkaç defa denese de en sonunda gidiyor evden, saadet nine öldükten sonra, emel'e gidiyor, emel pek gönüllü olmayınca tiyatroya gidiyor, sahnede saffet varken ben burada ölmeliyim, tüm tiyatrocular gibi sahnede ölmeliyim! diyor ve ölüyor.
saadet nine öldükten sonra, coşkun'un konuşmaları bence oyunun en güzel yerleri. eylembilim'de de benzer şekilde bakılmış olaya, ölümle iç içe yaşamamız ve bundan dolayı çok sarsılmamamız için saadet nine'yi bahçeye gömmeyi öne sürüyor ve diyor ki; " bizim sokaklarda da şöyle iki hanelik şirin bir mezarlık olsaydı...ve her gün işimize giderken kavuklu ya da sarıklı bir mezar taşıyla merhabalaşsaydık...ve çok ihtiyar bir kadının çok gecikmiş ölümü bizi böyle sarsmasaydı".

25 Ağustos 2009

üç maymun



üç tane afişi vardı bu filmin, en uygununu bu gördüm.
nuri bilge ceylan filmlerine pek alışık olmayanlar için çekilmez olabiliyor bu film, olduğunu gördüm oradan biliyorum. benim nuri bilge ceylan filmlerinde en sevdiğim şeyler, diyalogların doğallığı ve elbette fotografik görüntüler. bunları aldığım zaman yetiyor bana açıkçası çünkü ortaya görsel bir şov çıkıyor resmen. bunda elbette nuri bilge ceylan'ın fotoğrafla olan ilgisini göz ardı edemeyiz. daha fazla fotoğraf görmek isteyenler için; http://www.nuribilgeceylan.com/ .
filmdeki tek müzik, evin annesinin telefonunun melodisi, o da yıldız tilbe. sanki koca filmde müzik olsa bu kadar etkili olmazdı gibi, o arabesk yaşam, kocası - yavuz bingöl- hapisteyken siyasete atılan adamla beraber olmak, sonra adamın kadını terk etmesi ve adamdan kopamayan bir anne. nereden bakarsan bak, yıkık dökük bir aile var bize sunulan. çocuğun okulu sallamaması, kavga etmesi, ölen bir küçük çocuk, hapisteki bir baba, aldatan bir anne, parasızlık.. bunların hepsinin üstüne bir de filmdeki o kaotik hava eklenince buhranlar basıyor bünyeyi, ki bence asıl istenen de buydu. işbu sebepten dolayı aksiyon isteyen, milyon dolarlar harcanmış görsel şölenler bekleyenler bu filmde istediklerini bulamadılar, ziyan değil.
üç maymun; görmedim, duymadım, bilmiyorum. siyasete girmek üzere olan birisi tarafından öldürülen biri var, paraya ihtiyacı olan bir aile babası, ve kalacak yere hasret çay ocağındaki garson. her cinayet bir alt tabakadakine kalıyor, her daim ezilen çimenler oluyor. ve evet dün filler ve çimen'i izledim.
diyaloglar ve oyunculuk o kadar doğal ki, sanki kamera yok gibi, yaşananlar da bir o kadar gerçek işte, çaycı çocuk ve hayatı ile ilgili en güzeli şurada anlatılmış durumda zaten; http://www.cs.rpi.edu/~sibel/poetry/poems/edip_cansever/cagrilmayan_yakup.html .

toza sor





arturo bandini!

çoğumuz fante'yi charles bukowski ile tanımışızdır, malum serserinin tanrısı hani..bukowski'nin en sevdiği kitaptır toza sor, en sevdiğidir arturo bandini! pisliktir arturo, serseridir, takıntılıdır, sarhoştur, bukowski'dir.

kitabı okumayanlar filmini belki hatırlayabilirler, colin farrell ve salma hayek oynamıştı. gerçi ben filmi izlemedim ama ne filmden ne de kitaptan haberiniz yoksa, üşenmeyip kitabı okumanızı tavsiye ederim. çoğu kişi gibi benim de okuduğum ilk fante kitabıydı toza sor, sonraları iyice içine girdik tabi arturo'nun.

bu kitap için daha uygun bir isim gelmiyor aklıma, öyle güzel oturuyor ki, onu toza sor. arturo'nun camilla'ya vuruluşu, ona deliler gibi aşık olmasının sonucu (!) sürekli hakaret etmesi, tozlu yollardan beraber geçmeleri. camilla'nın yine tozlu ayakkabıları. her şey, her şey tozlu, toza sor'da. camilla'nın başka birine vurgun olması ve arturo'nun bunu bile bile ondan kopamayışı, tozun altına gömülmesi, bunlar hep bandini'nin obsesifliği, oysa ki bırak, git be adam.

git be adam, diyorum ama seni tanıdıkça gidemezsin onu da biliyorum. arturo'nun şu sözüyle bitirelim post'u;

tanrım, artık bir ateist olduğum için beni bağışla, ama nietzsche'yi okudun mu? ne kitap...

eylembilim



<<
evde osmanlı, okulda avrupalı. sonra benim gibi samimiyetsiz insanlar yetişiyor.
>>
arada kalmış server gözbudak'ın hikayesi. oğuz atay'ın tamamlayamadığı kitabı. hikaye kısaca şu, vakti zamanında eylemlerde yer almış solcu, şimdinin matematik profesörü server gözbudak birgün bölüm başkanının hastalanması üzerine onun yerine derse girer. derste üniversite arkadaşı murat ikinci'yi görür. murat ikinci zamanında eylemlere karıştığı için okuldan atılan bir öğrencidir.
murat'ı görmesi server'de eski günleri, eski heyecanları tekrar canlandırır, bir nevi muhalif ruhun yeniden doğuşu diyebiliriz. ve bunun üzerine sağcı öğrenciler tarafından öldürülen cengiz vural ile ilgili öğrencilerle profesörler bir araya gelmişken, server sahneye çıkar ve öğrencilerden yana olup, cengiz vural'ın bahçedeki anıtın altına gömülmesine destek verir, bunun en azından yönetim kurulunca değerlendirilmesi gerektiğini söyler. bunun üzerine yönetim kuruluyla arası iyice açılır, dekandan sert sözler gelir.
server gözbudak cengiz'in bahçeye gömülmesinin, ileride sağcı ve solcu gençlere bir öğüt olabileceğini düşünür, nasıl tartışmalar yaşanırsa yaşansın, 20 yaşında birinin öldüğü/ölebildiği gerçeğini görmeleri gerektiğini savunur ve bunun üzerine olaylar gelişir.
server'in muraT'la eski günlerde beraberken, yoluna devam etmesi onda biraz suçluluk ve mahçubiyetlik bırakmıştır elbette, tutunamayanlar'ı bir şekilde görüyoruz burada açıkçası. bir yandan avrupalı, bir yerde gelenekçi olmaya çalışan ve bunun sonunda ortada kalan bir yaşam var. beethoven dinledikten sonra, rakı içilen yerde yabancılaşma gibi.
kitaptaki konular hala daha güncelliğini koruyor, bugün dahi aynı olayları görebiliyoruz, eleştiriler uzak gelmiyor.

gemide




<<
bir memleket gibidir gemi.
>>
ya şimdi çok kötü şeyler söylemek istemiyorum lakin gerçekten izlediğim en kötü filmlerden birisiydi. bunca yıl izlememiş ve hiç bir şey kaybetmemişim onu gördüm. yönetmen serdar akar'ın ne yapmaya çalıştığını hiç bilmiyorum, anlamlar yüklemeye çalışmış ama olmamış, küfürle ve "bir memleket gibidir gemi" söylemi ile film anlamlı kılınır mı? sanmıyorum.
ekşi'deki ve bilimum yerdeki yorumlara bakınca da sorunun bende olduğunu düşünmeye başladım, bir tane olumsuz eleştiri yok, oskar almalı diyenlerden tutun erkan can muhteşem oynamış'a kadar her şey mevcut. yahu ben mi başka film izledim bilmiyorum, diyaloglar oyunculuklar o kadar yapmacıktı ki bunaldım artık izlerken, hele o kıza atılan tokat vardı sonra, orada aha şimdi tam oldu dedim, sakil sakil böyle. ayrıca erkan can'ın en iyi performansının bu olduğunu düşünenler, başka filmlerini izlememişlerdir diye tahmin ediyorum. zaten yapı olarak küfüre bayılan bir toplum olmamız da insanları filme bu kadar bağlamış olabilir, evet güzel küfürler vardı, onların dışında da tek bir şey yoktu.
işte o güzel kısımlar;
- bu cigarayı, acımam, sana değil cigaraya acımam, sokarım götüne
-ooofff kafamda filler sikişiyor...
- nerede kalmıştık? - sen ağzına vermiştin abi? - bitmiş ulan hikaye!!!
- adamın götünden kan alırlar kamil kan!
bu kadar.

23 Ağustos 2009

julia dream

<<
julia dream, dreamboat queen, queen of all my dreams every night i turn the light out
>> özenle sardığı sigarasından bir nefes aldı julia, masasının üstüne düşen ufak ışığa doğru üfledi, izledi. sonra bir kez daha, daha derin nefes aldı, üfledi. üfledi dediysem hızlıca değil, yavaş yavaş.. hatta bir keresinde ağzını açtı duman hafifçe dışarı çıktı, kafasını geriye attı, duman havada kaldı, ışıkla savaştı. bunu tam beş defa yaptı. kafasını geriye attı demiş miydim? kafasını geriye attı. tavan koptu, gitti. yıldızlar geldi, elini uzattı yıldızlara, yetişemedi. sandalyenin üstüne çıktı julia, bir kere daha denedi, yetmedi. üstüne tabure koydu, yastık koydu, yine yetmedi. kitaplıkta fante'nin yanında duran tozdan aldı biraz, onu koydu, olmadı. aşağıya indi, dolabını açtı, kırmızı yırtık hırkasının içine saklanmış hüznü aldı bu kez. julia bir daha denedi, az kalmıştı. hüznü alıp, hırkanın içine geri gömdü, orada yeri yoktu, öyle yeri yoktu. masasına doğru yürüdü sonra, kurşun kaleminin içinden şiiri aldı, en üste koydu. artık çok yakındı, öyle yakındı ki yıldızın soğukluğunu parmak uçlarında hissediyordu. ellerini göğsüne soktu, iki yana çekti, parçaladı, aşk'ı aldı, nihayet yıldızlara değdi. tutundu, yıldızın üstüne çıktı. julia aşağıya baktı, sözcüklerden oluşan buluttan başka bir şey göremedi. öyle ki julia konuşulan her şeyin kelime kelime gökyüzüne çıktığına ve orada bir yerlerde kaldığına inanırdı. işte şu köşede "seni seviyorum" vardı, bu köşede "senden nefret ediyorum", hemen yanında "ama neden?", onun karşısında "julia dream". ve daha binlercesi.. julia köşedeki ışığı aldı avucunun içine, sıktı sıkıca, öyle sıktı ki kılıç gibi keskin ışık hüzmeleri ellerine battı, kesti. kanı aktı julia'nın, ışık gitti, üzerime yağmur diye yağdı.

old and wise

merhaba, bir şapşal konuşuyor. merhaba, bugün öldüm. öyle korkulacak bir şey değil-miş, bugün öldüm. yanımdaydı, sustum. odadaki ufak pencereden güneş içeri sızıyordu, gözlerimi kıstım, ışık, onlarca kılıç gibi delip geçiyordu camdan süzülerek. ellerimi kafamın arkasında birleştirdim, güneşin aydınlattığı odada fotoğraflara baktım, kimi parlıyor kimi ise parlamaması gerektiği için parlamıyordu. en siyah beyaz fotoğrafın üstünde bir kelebek vardı, kanatlarını kapatmış hiç hareket etmeden duruyordu. yataktan doğrulup kalktım, kelebeğe güzel bir parça armağan ettim, old and wise. fotoğrafın önüne geçip diz çöktüm, şarkı başladı. <<
as far as my eyes can see there are shadows approaching me and to those i left behind i wanted you to know you've always shared my deepest thoughts you follow where i go >> kelebek gözlerini kırptı, kanatlarını hafifçe açtı. kahverengi görünen kapalı kanatlarının altındaki muhteşem renkleri gösterdi. izledim, şarkı bitti. pencereyi iyice açtım, perdeyi sonuna kadar araladım, dolaptan absinthe aldım, iki kadeh doldurdum. şarkıyı tekrar açtım, pencereyi açtım, istersen git istersen tek gününü beraber geçirelim dedim. durduğu yerde kanatlarını çırptı, gitmek istiyormuş ama gidemiyormuş gibi geldi, kenara çekildim gökyüzünü görsün diye. kalmak istiyorum dedi, kadehinden bir yudum absinthe içti. bir gün yaşıyorsun, keşke daha fazla yaşayabilseydin dedim. güldü eliyle burnunu kaşıyıp, bu çalan viktoria tolstoy mu dedi? evet dedim. büyük büyük dedesi güzel söylemiş; herkes dünyayı değiştirmeyi düşünüyor, ama kimse kendini değiştirmeyi akıl etmiyor, bir gün yaşamıyorum ben dedi. derin bir nefes alarak devam etti; herkes öyle sanıyor, uzun zaman yaşadım, daha yüksekleri görmem gerektiğini düşünüp kozamı ördüm. kendi içimdeydim, daha yukarıdan görmem lazımdı her şeyi, kapattım kendimi dışarıya, durdum, insanları dinledim, güzel müzikler çaldılar. sonra büyüdüm, bir gün değiştim. gözlerimi açtım, yükseldim, önce okyanusları geçtim, sonra bir kaplumbağanın kabuğunda dinlendim. güneş vardı, tekrar yükseldim. gemilerle yarıştım, küçük kara balık'ları gördüm, daha zamanları vardı. palmiyelerle kaplı adalara gittim, yavaş yavaş yol alan tırtılları gördüm, tanımadılar. sonbahardı. <<
and oh when i'm old and wise bitter words mean little to me
autumn winds will blow right through me
>> çok mevsimler geçti dedi bir yudum daha alarak. gözlerini kıstı, bir defasında buzullardan geçerken, çok yoruldum dedi. öyle çok yoruldum ki, kanatlarımı çırpacak gücüm kalmamıştı. yere inip dinlenemedim, ince ayaklarım buza yapışır diye. sonra denizden bir kaplumbağa çıktı, uçuyordu. yanıma geldi, kabuğunda dinlendim, çok yol gittik, mevsimler değişti.. öyle çok yol gittik ki her defasında, yanından geçtiğimiz bulutlardan oluşturduğumuz hikayeler tükenmişti. masmavi gökyüzü vardı artık, gözlerimi kıstım, ince bir su damlası gibi süzülüyordu yeryüzüne. benim gitmem lazım zamanım geldi dedi uçan kaplumbağa, alçaldı, denize bıraktı kendini, güneş parıldadı üstünde. onu tanıyor musun dedi alçalırken, güldüm. <<
and someday in the mist of time when they asked me if i knew you i'd smile and say you were a friend of mine and the sadness would be lifted from my eyes
oh when i'm old and wise
>> sonra hava karardı, yağmur yağdı, rüzgar bana doğru esiyordu. görebildiğim kadarıyla pek göremez olmuştum, her tarafımda gölgeler vardı, oyunlar oynayan. sanırım gidiyorum dedim, sizi seviyorum. <<
as far as my eyes can see
there are shadows surrounding me
and to those i leave behind
i want you all to know
you've always shared my darkest hours
i'll miss you when i go
and oh, when i'm old and wise
heavy words that tossed and blew me
like autumn winds that will blow right through me
and someday in the mist of time
>> seni seviyorum dedi kelebek bana. o yağmurlardan geçtiğini ve tekrar bembeyaz bulutlardan hikayeler kurduğunu anlattı bana. sonra öldü. <<
when they ask you if you knew me
remember that you were a friend of mine as the final curtain falls before my eyes
oh when i'm old and wise
>> merhaba, bugün öldüm. öyle korkulacak bir şey değil-miş, bugün öldüm.