.

Related Posts with Thumbnails

05 Temmuz 2010

her şeyin sonundayım



her şeyin sonundayım, tezer özlü ile ferit edgü'nün mektuplaşmalarından oluşuyor.

yine bu özel hayatın sunulması durumuna girmek istemiyorum, tezer hakkında her şeyi bilmek istiyorum çünkü. tüm kitaplarında ,ki gerçekten de günlük gibilerdir, sadelikten ve tamamen egodan arınmış bir kişilik sundu tezer bize. burada gördüğümüzde daha azı ya da fazlası değil, ne ise onu söylüyor hep. her hikaye gerçek.

tüm o hastane zamanları, odada tek başına geçirdiği günler, sıkıntıları, özlemleri, hepsi var bu kitabın içinde. bazı yerlerde cevapları göremiyoruz fakat tezer özlü'yü anlamak için muazzam bir kaynak bu.

yine söylediği birkaç şey var;

" odanın içinde geziniyorum. bazı bazı burada gezinmem gerekiyor. resimlere, duvarlara, kendi resmime bakıyorum. hep bach'ın süitlerinin ilk kısmını dinliyorum.
hiç yemek yemedim bugün. öyle sanıyorum ki artık hiç yemek yemeyeceğim. uyumayacağım. çünkü uyuyan ve yemek yiyen ben değilim.
ben beni bunaltıyor.
ben'in yazdığı bu satırlar canımı sıkıyor benim."

ankara/ekim/66

04 Temmuz 2010

güney afrika 2010




bitime yedi kala son takımlar da şekillendi.

aslında kupa bittikten sonra yazmayı düşünüyordum ama şimdiden de bir şeyler yazayım. içimde bütün maçları izlemek gibi bir istekle gelmiştim istanbul'a, fakat öyle ol(a)madı. o yüzden çoğu takım hakkında bilgilerim duyduklarım ve skorlardan ibaret.

genel olarak hayal kırıklıklarının olduğu bir turnuva gördük. zaten batmakta olan fransa, italya ve hiç beklemediğim şekilde ingiltere benim gözümde sıfır çekerek turnuvaya veda ettiler. birkaç favorim ve kupayı almasını istediğim takım vardı, bu elenen büyüklerden bir tek ingiltere'ye üzüldüm o yüzden. ferdinand olmasa bile takım muhteşem isimlerden oluşuyordu fakat gel gör ki o takımda oynayan tek kişinin emile heskey olması da düşündürücü bir nokta. steven gerrard'ımın elinde o kupayı görmek güzel olurdu fakat liverpool'daki gibi etkili kulanılamıyor ingiltere milli takımında, gerçi tek tek baktığımızda hiçbir oyuncu kendi takımlarındaki gibi oynayamıyorum ingiltere'de, aksi halde karşılarında takım bulamazlardı diye düşünüyorum.


fransa zaten zidane'ın gidişiyle bitmişti, yıllardır kovmadıkları teknik adamlarına daha fazla dayanabilirler mi bilmiyorum fakat elenmelerine sevinmedim diyemem. ingiltere'den sonra diğer favorim, arjantin'di. onlar da dün almanya'dan dört yediler. ne yazık ki batistuta'dan sonra arjantin'e gelen o kalitede bir golcü yok, bunun üstüne maradona'nın - ki maradona'nın böyle bir şampiyonluk yaşamasını çok isterdim-, cambiasso'yu, zanetti'yi kadroya almaması ve üstüne agüero'yu garip bir şekilde hep yedek bırakmasıyla takım istediğimiz arjantin'den uzaktaydı. messi'ye laf atanlar oluyor, tek kelimeyle anlamıyorum.

gelelim fildişi sahilleri olayına, burada da ingiltere'deki durum var biraz, kadro muazzam fakat oyunda hiçbir şey yok. tam tersi de şili'de - ki en sempatik takımıydı belki de kupanın-, çok hızlı ve teknik oynuyorlardı ama işte brezilya'yı geçemediler, oysa ki benim ümidim vardı. ve brezilya! her turnuvada olduğu gibi samba beklenen fakat bir şey yapamayan bir takımdı, elenmelerine üzülmedim. şimdi geriye uruguay - ki ah keşke kazansa-, ispanya, almanya ve hollanda kaldı. kupa yine avrupa'ya gidecek gibi, tersi olmasını isterdim.

dediğim gibi son yedi gün kupada, tatmin eden bir turnuva olmadı ama dünya kupası dünya kupasıdır. öğle saatlerinde dolu barlarda maç izlemek gibi bir keyif oluyor bir ay boyunca, bunun için bile beklemeye değer.

bizim de olacağımız bir kupa hayaliyle kalan maçları izleyeceğiz. son olarak en güzel maskotla bitirelim yazıyı;

03 Temmuz 2010

biçiminizorlayanbirkedigibi

leonard cohen: i'm your man


"poetry is just the evidence of life
if your life is burning well
poetry is just the ash."

çok kalabalık bir grubun leonard cohen şarkıları söylediği ve yine cohen hakkında gizli bilgiler öğrenebildiğimiz bir film i'm your man. her ne kadar dünyanın en itici duyarlısı bono olsa dahi izlenmeye/dinlenmeye değer.

wristcutters: a love story



etgar keret'in hikayesinden yola çıkıp çekilmiş bir film bilek kesenler.

hikaye neredeyse tüm etgar keret hikayeleri gibi sıradışı. daha önce gazze blues ve nimrod çıldırışları'nı okumuştum, yeni yeni çevriliyor her şey. buna denk geldim şimdi de.

intihar eden bir çocuğun, gittiği dünyanın aynısıyla karşı karşıya kalması var, ve bu durum için daha kötü ne olabilirdi diye soruluyor. her şey aynı, çocuk pizzacıda çalışıyor, her renk soluk, herkes ölü.

ve birgün yine ölü bir tanıdığını görüp, kız arkadaşının da kendi ölümünden sonra intihar ettiğini öğreniyor ve onu aramaya dair bir yol filmi karşımıza çıkıyor.

hah bir de tom waits var.

04 Haziran 2010

(moral bozukluğu ve) 31


yani, çok güzel gerçekten de.

bir günde çekilmiş bir film moral bozukluğu ve 31. son zamanlarda izlediğim en keyifli filmdi, tek başıma izlememe rağmen muazzam eğlendim. oyunculuklar diyaloglar o kadar güzel ve o kadar doğal ki. özellikle deniz alnıtemiz muhteşem.

filmde olmasa iyi olurdu dediğim tek sahne dans sahneleri. hakkaten biraz recep ivedik kokuyor.

ne diyeyim, izleyin. zaten satış yok, korsan olarak satılıyor!

http://moralbozukluguve31.com/

01 Haziran 2010

başka semtin çocukları


yönetmen aydın bulut'un dizileri bırakıp daha fazla film çekmesi gerekiyor.

gaziosmanpaşa'da geçiyor film, böyle delikanlılık havaları. yine insanlığın en büyük suçu olan güce tapmak durumları arasında işlenen cinayetler, alınan hayatlarla devam edip bitiyor.

filmin sonu sürpriz bir şekilde bitiyor, ben tahmin edememiştim. sonu daha oturaklı olsun diye belki "nedenler" fazlalaştırılıp daha gerçekçi kılınabilirdi ama yine de şaşırtıyor. ismail hacıoğlu hakkında da bir şeyler söylemek gerekiyor sanırım, nedendir bilmem oyunculuğu bana çok etkileyici gelir bu adamın. oynadığı dizilerde de -ki sadece bir tanesine denk gelebildim bunca yaşantımda-, oynadığı filmlerde de karaktere tam uyuyor ya da ona tam uyan karakterler veriliyor. bu filmde de gerçekten çok iyi.

film dediğimiz gibi güç ekseninde ilerliyor. şehrin ve insanların bir kenarına itilmişlik, bundan kaynaklı bir ezilme duygusu ve bunu karşılamak için başvurulan güç/delikanlılık durumları. takım elbiseler, rugan ayakkabılar "adam" olmak için yeterli oluyor bu yerlerde. bilseler ya o öyle olmuyor.

30 Mayıs 2010

vavien


okul gibi bir film çekmiş taylan biraderler'in filmi vavien, bu da en az ağır roman kadar garip. bozuk saat, iki doğru olayı olsa gerek.

muhtemelen hepimizin bir dönem izlediği avrupa yakası'ndaki rollerinden esintiler bulabileceğimiz oyunculuklar sergiliyor engin günaydın ve binnur kaya. engin günaydın demişken bir ara uykusuz'da yazmaya başlamıştı, ben severdim yazılarını sonra gitti dergiden.

film biraz acı gerçeklerden oluşuyor. bir karı koca ilişkisi, kimsenin kimseye güvenmemesi gerektiğinin kim bilir kaçıncı dersi.. insan korkuyor bunları izlediğinde, ben tedirgin oluyorum.

filmin adının vavien olması da sadece öyle olması için değil sanırım. vavyen iki anahtarın aynı işlevi görebilmesi elektrikte. bir koridorun başında ışığı açıp en sonuna gidince kapatabiliyorsunuz, film de öyle. şimdi konu taylan biraderler olunca öyle derin çıkarımlar yapmamamız gerekiyor sanıyorum ki ama biraz eşelersek filmin başlayıp bitmesinin dışında kişiliklerde veya ikili ilişkilerde yansımalarını görebiliriz.

insanlar evleniyorlar, koridorun başında ışığı açıyorlar yollarına başlıyorlar, ama işte boşanmak ve karşılıklı güvensizlik koridorun sonundaki anahtarı kullanıp her şeyi karanlığa gömebiliyor, ki filmde de bir ara o anahtara başvuruluyor, ama -yine- kadının özverisiyle o anahtar kullanılmıyor.

ağır roman


çocukluk dönemimize denk gelen bir filmdi ağır roman. çok zamanlar geçmiş izlediğimizin üzerinden, çok şeyler unutmuşum. dün tekrar izledim, bu defa böyle bir filmin mustafa altıoklar'dan nasıl çıktığına şaştım.

bir istanbul masalıdır.