29 Mayıs 2010
gitmek / benim marlom ve brandom
gitmek yenilmek değil kazanmak da.
gitmek gitmektir işte...
hepsi bu!
demişti birileri. aşk için ölümü bile göz önüne alan kızın hikayesidir. sadece, iran sokaklarındaki serseri çocuğa " sıçarım ağzına, siktir git lan, siktir git!" demesini görmek için bile izlenir.
28 Mayıs 2010
kıskanmak
izlediğim zeki demirkubuz filmleri içinde belki de en başarısız olanıydı.
zeki demirkubuz, nuri bilge ceylan, serdar akar.. bunlar hep samimi diyaloglar ve yapmacık olmayan hareketlerle bizi kendilerine çektiler. masumiyet'teki o yapay olmamak durumu kıskanmak'ta tamamen tersine dönmüş.
berrak tüzünataç seçimini anlamak zor, bana güzel gelmediğini bir yana bırakırsak oyunculuk adına da bir şey yaptığını söylemek zor geliyor bana. oyunculuk biraz da yalan söyleyebilmekle alakalı, gerçeğe ne kadar yaklaşırsan o kadar iyi. ama filmde gerçeklikten o kadar uzak ki insanlar, kasıntı muhabbetler, gelişigüzel değil de bir yerlerden okunan metinler, sizler bizler havada uçuşuyor.
geçmiş zaman filmi olmasıyla bugünkü türkçeye yakın bir şeyler beklentisi içine sokmuyor zaten izleyiciyi ama o zamanlar insanlar "siz" yerine "sen" de diyorlardır elbette. konuya gelirsek, elbette kıskanmak üzerine film. güzelliği kıskanan, kendine göre çirkinliğin en sonunda kendinin ve herkesin hayatını zindana çevirmesiyle son buluyor.
güzellik, çirkinlik, kıskançlık konusunda çok şeyler yazılabilir hiç girmiyorum, benim için beklentileri karşılamayan bir film oldu kıskanmak.
27 Mayıs 2010
iki dil bir bavul
46. antalya altın portakal film festivalinden en iyi film ödülünü almış bir film iki dil bir bavul, filmden ziyade belgesel diyen de var, kabul edilebilir bir şey.
yeni atanmış emre öğretmen türkçe bilmeyen minik çocuklara okuma öğretmeye çalışır, annesiyle konuşurken şunu söyler "hiçbir şey yok anne ya, hiçbir şey!". gerçekten de hiçbir şey yoktur bulunduğu yerde.
fakat sarışın, tırnaklarının arası pis mis gibi çocuklar vardır, zilkif vardır. el ele tutuşmayı öğretir emre öğretmen, sonra sınıfa hadi el ele tutuşun der. türkçe bilmeyen çocuklar anlayamaz, ellerine ne yapacaklarına bakarlar.
dediğim gibi filmden ziyada gerçek bir hikayedir elbette iş böyle olunca insan sadece bir film olarak bakamıyor filme. ne diyeyim, şartlar herkes için iyi olur umarım bir gün.
bir de bayındırlık ve iskan bakanlığı, en iyi film müziğini vermiş bu filme fakat gelin görün ki filmin tek bir müziği yoktur.
yeni atanmış emre öğretmen türkçe bilmeyen minik çocuklara okuma öğretmeye çalışır, annesiyle konuşurken şunu söyler "hiçbir şey yok anne ya, hiçbir şey!". gerçekten de hiçbir şey yoktur bulunduğu yerde.
fakat sarışın, tırnaklarının arası pis mis gibi çocuklar vardır, zilkif vardır. el ele tutuşmayı öğretir emre öğretmen, sonra sınıfa hadi el ele tutuşun der. türkçe bilmeyen çocuklar anlayamaz, ellerine ne yapacaklarına bakarlar.
dediğim gibi filmden ziyada gerçek bir hikayedir elbette iş böyle olunca insan sadece bir film olarak bakamıyor filme. ne diyeyim, şartlar herkes için iyi olur umarım bir gün.
bir de bayındırlık ve iskan bakanlığı, en iyi film müziğini vermiş bu filme fakat gelin görün ki filmin tek bir müziği yoktur.
24 Mayıs 2010
otobüs
bol ödüllü bir film otobüs, sanıyorum ki 66 yapımıydı.
o zamanlar yasakçı zihniyet hayli revaçta olduğu için bu film de yasaklanan filmler arasına girmiş. biraz sert olduğunu kabul etmek lazım, biraz da gerçekdışı tabi ki. filmin konusu kandırılarak medeniyetin beşiği isveç'e bir otobüsle giden işçileri, otobüs şoförünün kandırıp paralarını çalarak uzaklaşması ve işçilerin kalakalmaları.
aşırı uçlar var dedim, hem isveç'teki insanların hayatlarını cinsel aşırılıklar üzerine indirgemesi hem de giden işçileri neredeyse bir insan gibi görmemesi.. bunlar gerçekten de aşırıya kaçılmış yerler. sadece bu filme bakanlar görmemişlikten plastik oyuncağı yiyecek sanan bir kafile ile, hayatı seks olarak gören isveçliler olarak görecektir elbette. işçiler otobüsün perdelerini çekerek dış dünyadan kendilerini soyutlarlar, geceleri çıkıp ihtiyaçlarını görürler fakat en sonunda gerçek dünya elbette onları yutar.
bir dipnot olarak filmin müzikleri zülfü livaneli'ye ait, ayrıca sessiz olarak izlense de kendisinden daha azını vermez, diyalog neredeyse yoktur.
22 Mayıs 2010
21 Mayıs 2010
im juli
solda güneş yükseliyordu güneye giderken.
masmavi gözler içinde yitip kaybolunan film.
"
...
burada kalabilirdik.
bayern'de mi?
gökyüzü her yerde mavidir.
...
"
pandora'nın kutusu
kadıköy'ün ara sokaklarında denk gelmiştim afişine çok zamanlar önce. daha yeni izleyebildim, pandora'nın kutusundan bu kez alzheimer çıkıyor. yaşlı teyzemiz köyünde kayboluyor, çocukları bulup onu kente getiriyorlar ama o geri gitmek istiyor. torunu ise, ki yukarıdakidir, teyzenin çocuklarından olan dağıtmış gence özeniyor biraz ve fakat anneannesini köye götürmekten de geri kalmıyor, film gözünden damlayan bir damla yaş ile son buluyor. çok hoş bir film, gerçekçi en azından, diyaloglar öyle kasıntı değil, aradığımız da gerçekçilik herhalde artık, gördüğümüz çoğu şey gerçek değil çünkü. bir örnek;
"
...
- ee nerde şimdi?
- sizde
- napıyormuş bizde?
- halıya işedi
- helal olsun, ben de işiycem o halıya
- ben sıçıçam amına koyayım o halıya
- sizde
- napıyormuş bizde?
- halıya işedi
- helal olsun, ben de işiycem o halıya
- ben sıçıçam amına koyayım o halıya
...
"
19 Mayıs 2010
başka dilde aşk
tavsiye üzerine izledim başka dilde aşk'ı ve çok beğendim. küçük güzellikler bile bütünü güzel yapmaya yetiyor benim için bu-günlerde.
film kütüphanede çalışan onur'la -mert fırat- çağrı merkezinde çalışan zeynep'in -saadet aksoy, ki kendisi şark oyunları'nda da çok güzel oynamıştı- arasındaki aşkı konu ediyor. onur sağır ve dilsizdir ona rağmen -rağmen?- zeynep işaret dilini öğrenir onur için ve beraber olurlar. tahmin edebileceğimiz gibi bu toplum tarafından uygun görülmez. zeynep'in babası "biz senin neyini eksik ettik ki sen eksik bir adamla beraber oluyorsun?" der. onların eksikliğini dolduruyordur belki de kim bilir. zeynep çağrı merkezinde ağır şartlarda çalışmaktadır, onur da grafik tasarım okuduğu için insanların seslerini duyuracakları bir site tasarlar, bu eyleme döner ve göz altına alınırlar. oynanan bir oyun üzerine, oyun demekte bir sakınca yok sanırım, birbirlerinden ayrılırlar. bence ayrılmazlar, ceket bulunur elbet.
zeynep ve onur'un ilk tanıştıkları gece sevişmeleri, onur'un çıkarabildiği sesler karşısında zeynep'in sessiz kalması, düşüncelere dalması. biraz empati yaparsak, ki ne kadar yapsak az gelir sanırım, onur'un yaşantısını anlayabiliriz biraz. bu yüzdendir ki zeynep ve arkadaşları otururken ses gider, onur'un dünyasından bakarız birkaç dakika, bu bile sinirlerimizi bozar. onur zeynep'e louis aragon'un kitabını verir.
"
...
sana büyük bir sır söyleyeceğim korkuyorum senden
korkuyorum yanın sıra gidenden pencerelere doğru akşam üzeri
el kol oynatışından söylenmeyen sözlerden
korkuyorum hızlı ve yavaş zamandan korkuyorum senden
sana büyük bir sır söyleyeceğim kapat kapıları
ölmek daha kolaydır sevmekten
bundandır işte benim yaşama katlanmam
sevgilim
...
"
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)







