46. antalya altın portakal film festivalinden en iyi film ödülünü almış bir film iki dil bir bavul, filmden ziyade belgesel diyen de var, kabul edilebilir bir şey.
yeni atanmış emre öğretmen türkçe bilmeyen minik çocuklara okuma öğretmeye çalışır, annesiyle konuşurken şunu söyler "hiçbir şey yok anne ya, hiçbir şey!". gerçekten de hiçbir şey yoktur bulunduğu yerde.
fakat sarışın, tırnaklarının arası pis mis gibi çocuklar vardır, zilkif vardır. el ele tutuşmayı öğretir emre öğretmen, sonra sınıfa hadi el ele tutuşun der. türkçe bilmeyen çocuklar anlayamaz, ellerine ne yapacaklarına bakarlar.
dediğim gibi filmden ziyada gerçek bir hikayedir elbette iş böyle olunca insan sadece bir film olarak bakamıyor filme. ne diyeyim, şartlar herkes için iyi olur umarım bir gün.
bir de bayındırlık ve iskan bakanlığı, en iyi film müziğini vermiş bu filme fakat gelin görün ki filmin tek bir müziği yoktur.
27 Mayıs 2010
24 Mayıs 2010
otobüs
bol ödüllü bir film otobüs, sanıyorum ki 66 yapımıydı.
o zamanlar yasakçı zihniyet hayli revaçta olduğu için bu film de yasaklanan filmler arasına girmiş. biraz sert olduğunu kabul etmek lazım, biraz da gerçekdışı tabi ki. filmin konusu kandırılarak medeniyetin beşiği isveç'e bir otobüsle giden işçileri, otobüs şoförünün kandırıp paralarını çalarak uzaklaşması ve işçilerin kalakalmaları.
aşırı uçlar var dedim, hem isveç'teki insanların hayatlarını cinsel aşırılıklar üzerine indirgemesi hem de giden işçileri neredeyse bir insan gibi görmemesi.. bunlar gerçekten de aşırıya kaçılmış yerler. sadece bu filme bakanlar görmemişlikten plastik oyuncağı yiyecek sanan bir kafile ile, hayatı seks olarak gören isveçliler olarak görecektir elbette. işçiler otobüsün perdelerini çekerek dış dünyadan kendilerini soyutlarlar, geceleri çıkıp ihtiyaçlarını görürler fakat en sonunda gerçek dünya elbette onları yutar.
bir dipnot olarak filmin müzikleri zülfü livaneli'ye ait, ayrıca sessiz olarak izlense de kendisinden daha azını vermez, diyalog neredeyse yoktur.
22 Mayıs 2010
21 Mayıs 2010
im juli
solda güneş yükseliyordu güneye giderken.
masmavi gözler içinde yitip kaybolunan film.
"
...
burada kalabilirdik.
bayern'de mi?
gökyüzü her yerde mavidir.
...
"
pandora'nın kutusu
kadıköy'ün ara sokaklarında denk gelmiştim afişine çok zamanlar önce. daha yeni izleyebildim, pandora'nın kutusundan bu kez alzheimer çıkıyor. yaşlı teyzemiz köyünde kayboluyor, çocukları bulup onu kente getiriyorlar ama o geri gitmek istiyor. torunu ise, ki yukarıdakidir, teyzenin çocuklarından olan dağıtmış gence özeniyor biraz ve fakat anneannesini köye götürmekten de geri kalmıyor, film gözünden damlayan bir damla yaş ile son buluyor. çok hoş bir film, gerçekçi en azından, diyaloglar öyle kasıntı değil, aradığımız da gerçekçilik herhalde artık, gördüğümüz çoğu şey gerçek değil çünkü. bir örnek;
"
...
- ee nerde şimdi?
- sizde
- napıyormuş bizde?
- halıya işedi
- helal olsun, ben de işiycem o halıya
- ben sıçıçam amına koyayım o halıya
- sizde
- napıyormuş bizde?
- halıya işedi
- helal olsun, ben de işiycem o halıya
- ben sıçıçam amına koyayım o halıya
...
"
19 Mayıs 2010
başka dilde aşk
tavsiye üzerine izledim başka dilde aşk'ı ve çok beğendim. küçük güzellikler bile bütünü güzel yapmaya yetiyor benim için bu-günlerde.
film kütüphanede çalışan onur'la -mert fırat- çağrı merkezinde çalışan zeynep'in -saadet aksoy, ki kendisi şark oyunları'nda da çok güzel oynamıştı- arasındaki aşkı konu ediyor. onur sağır ve dilsizdir ona rağmen -rağmen?- zeynep işaret dilini öğrenir onur için ve beraber olurlar. tahmin edebileceğimiz gibi bu toplum tarafından uygun görülmez. zeynep'in babası "biz senin neyini eksik ettik ki sen eksik bir adamla beraber oluyorsun?" der. onların eksikliğini dolduruyordur belki de kim bilir. zeynep çağrı merkezinde ağır şartlarda çalışmaktadır, onur da grafik tasarım okuduğu için insanların seslerini duyuracakları bir site tasarlar, bu eyleme döner ve göz altına alınırlar. oynanan bir oyun üzerine, oyun demekte bir sakınca yok sanırım, birbirlerinden ayrılırlar. bence ayrılmazlar, ceket bulunur elbet.
zeynep ve onur'un ilk tanıştıkları gece sevişmeleri, onur'un çıkarabildiği sesler karşısında zeynep'in sessiz kalması, düşüncelere dalması. biraz empati yaparsak, ki ne kadar yapsak az gelir sanırım, onur'un yaşantısını anlayabiliriz biraz. bu yüzdendir ki zeynep ve arkadaşları otururken ses gider, onur'un dünyasından bakarız birkaç dakika, bu bile sinirlerimizi bozar. onur zeynep'e louis aragon'un kitabını verir.
"
...
sana büyük bir sır söyleyeceğim korkuyorum senden
korkuyorum yanın sıra gidenden pencerelere doğru akşam üzeri
el kol oynatışından söylenmeyen sözlerden
korkuyorum hızlı ve yavaş zamandan korkuyorum senden
sana büyük bir sır söyleyeceğim kapat kapıları
ölmek daha kolaydır sevmekten
bundandır işte benim yaşama katlanmam
sevgilim
...
"
18 Mayıs 2010
15 Mayıs 2010
soraya'yı taşlamak
dün gösterime girdi film, insanın içini parçalıyor.
dindar değil de dinci olanları anlamıyorum, hele hele şu şeriat saçmalığına inananlara diyecek söz bulamıyorum. hala daha iran rejimini isteyen androidlerle aynı havayı soluyoruz şu ülkede ya, hadi hayırlısı.
film çok etkileyici, kendimi sıkmaktan başım ağrıdı iki saat boyunca. hani filmdir bu deyip geçeriz ama öyle de değil tamamen gerçek bir hikaye bu yaşanan. soraya recm'e giderken ölümden korkmuyorum ama taşlanarak ölmek acı verici olmalı diyor. kızlarına sarılıyor. allah'a inandıklarını sanan beyin özürlüler -ki ne kadar çok var çevremizde- ise şeriat kanunlarını her zamanki gibi erkeklerin lehine kullanıp masum bir kızı meydanda taşlayarak öldürüyorlar, bedeninin yarısı yere gömülü olarak. ondört yaşında bir kızı almak isteyen soraya'nın eşi - burada eş çok manasız bir kelimeye dönüşüyor işte- soraya'dan kurtulmak için onun haşim ile yattığını yayar köyde, haşim de tehdit edilerek şahitler ayarlanır ve soraya kendi çocukları, babası, arkadaşları tarafından taşlanarak öldürülür. bedenine değen her taş gırtlağınızda bir yumruk olur gitmez.
bir erkek kadını hakkında bir iddiada bulunuyorsa kadın aksini ispatlamak zorunda, kadın erkek hakkında bir iddiada bulunuyorsa yine kadın bunu ispatlamak zorunda. tam aradığımız şey değil mi bu? erkekler bu düzeni beğenebilir, hayvandan farkımız yok o konuda da buna körü körüne bağlı kadınların olması durumu inanılmaz geliyor bana. bir insan nasıl bu kadar kör olabilir? din konusunda söylenecek çok şey var, girmemeye çalışıyorum.
atatürk'ü sevmiyorum humeyni'yi seviyorum diyen kıza acil şifalar diler, filmi izlemesini tavsiye ederim.
a single man
bu yıl film festivalinde de gösterildi a single man, uzaklardaydım yeni izleyebildim. her şeyden önce müziklerin hakkını vermemiz lazım, konulan plaklar, arkadan gelen fon müziği gerçekten çok güzeldi.
colin firth'in döktürdüğü film dersek de yanlış söylemiş olmayız, eşcinsel bir profesör 16 yıl birlikte yaşadığı sevgilisi jim'i bir trafik kazasında kaybeder, ki film böyle başlar. hayata küser adam, gün gelir julianne moore'la cin içtikten sonra, ki kendisi birlikte geleceklerinin olabileceğine inanmaktadır hala, jim ile tanıştığı bara gider. o barda vakti zamanında jim bahriyeli olarak askerliğini yapmakta olan jim'i görür. burası da bana manidar gelir şu günlerde. neyse tekrar bara gider ve okuldan bir öğrencisini görür, ki o öğrenci adresini bile asistanlardan almıştır. mavi gözlerine bakar, gece çıplak denize girerler. eve beraber dönerler, huzuru bulmuşken kalp krizi ve gidiş gerçekleşir.
colin firth julianne moore'a geçmişte yaşama artık der sürekli, oysa ki asıl geçmişte yaşayan kendisidir. kurtaramaz jim'den kendini, gerçi düşününce kurtarmasına da gerek olmaz aslında. moore dönüp living the past is my future der, bir yudum daha alır.
colin firth'in döktürdüğü film dersek de yanlış söylemiş olmayız, eşcinsel bir profesör 16 yıl birlikte yaşadığı sevgilisi jim'i bir trafik kazasında kaybeder, ki film böyle başlar. hayata küser adam, gün gelir julianne moore'la cin içtikten sonra, ki kendisi birlikte geleceklerinin olabileceğine inanmaktadır hala, jim ile tanıştığı bara gider. o barda vakti zamanında jim bahriyeli olarak askerliğini yapmakta olan jim'i görür. burası da bana manidar gelir şu günlerde. neyse tekrar bara gider ve okuldan bir öğrencisini görür, ki o öğrenci adresini bile asistanlardan almıştır. mavi gözlerine bakar, gece çıplak denize girerler. eve beraber dönerler, huzuru bulmuşken kalp krizi ve gidiş gerçekleşir.
colin firth julianne moore'a geçmişte yaşama artık der sürekli, oysa ki asıl geçmişte yaşayan kendisidir. kurtaramaz jim'den kendini, gerçi düşününce kurtarmasına da gerek olmaz aslında. moore dönüp living the past is my future der, bir yudum daha alır.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)







