22 Mayıs 2010
21 Mayıs 2010
im juli
solda güneş yükseliyordu güneye giderken.
masmavi gözler içinde yitip kaybolunan film.
"
...
burada kalabilirdik.
bayern'de mi?
gökyüzü her yerde mavidir.
...
"
pandora'nın kutusu
kadıköy'ün ara sokaklarında denk gelmiştim afişine çok zamanlar önce. daha yeni izleyebildim, pandora'nın kutusundan bu kez alzheimer çıkıyor. yaşlı teyzemiz köyünde kayboluyor, çocukları bulup onu kente getiriyorlar ama o geri gitmek istiyor. torunu ise, ki yukarıdakidir, teyzenin çocuklarından olan dağıtmış gence özeniyor biraz ve fakat anneannesini köye götürmekten de geri kalmıyor, film gözünden damlayan bir damla yaş ile son buluyor. çok hoş bir film, gerçekçi en azından, diyaloglar öyle kasıntı değil, aradığımız da gerçekçilik herhalde artık, gördüğümüz çoğu şey gerçek değil çünkü. bir örnek;
"
...
- ee nerde şimdi?
- sizde
- napıyormuş bizde?
- halıya işedi
- helal olsun, ben de işiycem o halıya
- ben sıçıçam amına koyayım o halıya
- sizde
- napıyormuş bizde?
- halıya işedi
- helal olsun, ben de işiycem o halıya
- ben sıçıçam amına koyayım o halıya
...
"
19 Mayıs 2010
başka dilde aşk
tavsiye üzerine izledim başka dilde aşk'ı ve çok beğendim. küçük güzellikler bile bütünü güzel yapmaya yetiyor benim için bu-günlerde.
film kütüphanede çalışan onur'la -mert fırat- çağrı merkezinde çalışan zeynep'in -saadet aksoy, ki kendisi şark oyunları'nda da çok güzel oynamıştı- arasındaki aşkı konu ediyor. onur sağır ve dilsizdir ona rağmen -rağmen?- zeynep işaret dilini öğrenir onur için ve beraber olurlar. tahmin edebileceğimiz gibi bu toplum tarafından uygun görülmez. zeynep'in babası "biz senin neyini eksik ettik ki sen eksik bir adamla beraber oluyorsun?" der. onların eksikliğini dolduruyordur belki de kim bilir. zeynep çağrı merkezinde ağır şartlarda çalışmaktadır, onur da grafik tasarım okuduğu için insanların seslerini duyuracakları bir site tasarlar, bu eyleme döner ve göz altına alınırlar. oynanan bir oyun üzerine, oyun demekte bir sakınca yok sanırım, birbirlerinden ayrılırlar. bence ayrılmazlar, ceket bulunur elbet.
zeynep ve onur'un ilk tanıştıkları gece sevişmeleri, onur'un çıkarabildiği sesler karşısında zeynep'in sessiz kalması, düşüncelere dalması. biraz empati yaparsak, ki ne kadar yapsak az gelir sanırım, onur'un yaşantısını anlayabiliriz biraz. bu yüzdendir ki zeynep ve arkadaşları otururken ses gider, onur'un dünyasından bakarız birkaç dakika, bu bile sinirlerimizi bozar. onur zeynep'e louis aragon'un kitabını verir.
"
...
sana büyük bir sır söyleyeceğim korkuyorum senden
korkuyorum yanın sıra gidenden pencerelere doğru akşam üzeri
el kol oynatışından söylenmeyen sözlerden
korkuyorum hızlı ve yavaş zamandan korkuyorum senden
sana büyük bir sır söyleyeceğim kapat kapıları
ölmek daha kolaydır sevmekten
bundandır işte benim yaşama katlanmam
sevgilim
...
"
18 Mayıs 2010
15 Mayıs 2010
soraya'yı taşlamak
dün gösterime girdi film, insanın içini parçalıyor.
dindar değil de dinci olanları anlamıyorum, hele hele şu şeriat saçmalığına inananlara diyecek söz bulamıyorum. hala daha iran rejimini isteyen androidlerle aynı havayı soluyoruz şu ülkede ya, hadi hayırlısı.
film çok etkileyici, kendimi sıkmaktan başım ağrıdı iki saat boyunca. hani filmdir bu deyip geçeriz ama öyle de değil tamamen gerçek bir hikaye bu yaşanan. soraya recm'e giderken ölümden korkmuyorum ama taşlanarak ölmek acı verici olmalı diyor. kızlarına sarılıyor. allah'a inandıklarını sanan beyin özürlüler -ki ne kadar çok var çevremizde- ise şeriat kanunlarını her zamanki gibi erkeklerin lehine kullanıp masum bir kızı meydanda taşlayarak öldürüyorlar, bedeninin yarısı yere gömülü olarak. ondört yaşında bir kızı almak isteyen soraya'nın eşi - burada eş çok manasız bir kelimeye dönüşüyor işte- soraya'dan kurtulmak için onun haşim ile yattığını yayar köyde, haşim de tehdit edilerek şahitler ayarlanır ve soraya kendi çocukları, babası, arkadaşları tarafından taşlanarak öldürülür. bedenine değen her taş gırtlağınızda bir yumruk olur gitmez.
bir erkek kadını hakkında bir iddiada bulunuyorsa kadın aksini ispatlamak zorunda, kadın erkek hakkında bir iddiada bulunuyorsa yine kadın bunu ispatlamak zorunda. tam aradığımız şey değil mi bu? erkekler bu düzeni beğenebilir, hayvandan farkımız yok o konuda da buna körü körüne bağlı kadınların olması durumu inanılmaz geliyor bana. bir insan nasıl bu kadar kör olabilir? din konusunda söylenecek çok şey var, girmemeye çalışıyorum.
atatürk'ü sevmiyorum humeyni'yi seviyorum diyen kıza acil şifalar diler, filmi izlemesini tavsiye ederim.
a single man
bu yıl film festivalinde de gösterildi a single man, uzaklardaydım yeni izleyebildim. her şeyden önce müziklerin hakkını vermemiz lazım, konulan plaklar, arkadan gelen fon müziği gerçekten çok güzeldi.
colin firth'in döktürdüğü film dersek de yanlış söylemiş olmayız, eşcinsel bir profesör 16 yıl birlikte yaşadığı sevgilisi jim'i bir trafik kazasında kaybeder, ki film böyle başlar. hayata küser adam, gün gelir julianne moore'la cin içtikten sonra, ki kendisi birlikte geleceklerinin olabileceğine inanmaktadır hala, jim ile tanıştığı bara gider. o barda vakti zamanında jim bahriyeli olarak askerliğini yapmakta olan jim'i görür. burası da bana manidar gelir şu günlerde. neyse tekrar bara gider ve okuldan bir öğrencisini görür, ki o öğrenci adresini bile asistanlardan almıştır. mavi gözlerine bakar, gece çıplak denize girerler. eve beraber dönerler, huzuru bulmuşken kalp krizi ve gidiş gerçekleşir.
colin firth julianne moore'a geçmişte yaşama artık der sürekli, oysa ki asıl geçmişte yaşayan kendisidir. kurtaramaz jim'den kendini, gerçi düşününce kurtarmasına da gerek olmaz aslında. moore dönüp living the past is my future der, bir yudum daha alır.
colin firth'in döktürdüğü film dersek de yanlış söylemiş olmayız, eşcinsel bir profesör 16 yıl birlikte yaşadığı sevgilisi jim'i bir trafik kazasında kaybeder, ki film böyle başlar. hayata küser adam, gün gelir julianne moore'la cin içtikten sonra, ki kendisi birlikte geleceklerinin olabileceğine inanmaktadır hala, jim ile tanıştığı bara gider. o barda vakti zamanında jim bahriyeli olarak askerliğini yapmakta olan jim'i görür. burası da bana manidar gelir şu günlerde. neyse tekrar bara gider ve okuldan bir öğrencisini görür, ki o öğrenci adresini bile asistanlardan almıştır. mavi gözlerine bakar, gece çıplak denize girerler. eve beraber dönerler, huzuru bulmuşken kalp krizi ve gidiş gerçekleşir.
colin firth julianne moore'a geçmişte yaşama artık der sürekli, oysa ki asıl geçmişte yaşayan kendisidir. kurtaramaz jim'den kendini, gerçi düşününce kurtarmasına da gerek olmaz aslında. moore dönüp living the past is my future der, bir yudum daha alır.
el secreto de sus ojos
arjantin-ispanyol yapımı bir film.
yer yer eğlenceli olduğu da oluyor. güzel kızımız birgün kimliği o zamanlar bilinmeyen birisi tarafından tecavüze uğrar ve akabinde yukarıdaki arkadaşlar bu bilinmeyeni çözmeye çalışır, davayı alırlar. ve bu bilinmeyen'in kıza platonik aşık olan ve bunu takıntı haline getiren okul arkadaşı olduğunu çözerler. tüm olaylar bundan sonra başlar.
kız evlidir, kocası yıkılır bu haberle. her gün farklı tren istasyonlarında şehire inen trenlere bakar, katili bulmaya çalışır fakat katil içeride yattıktan sonra devletin adamlarına çalışmaya başlar arkası güçlenir, silahlanır. filmin sonunda bu adamın ne hale geldiğini görür ve şaşırırız, burada söylemeyeyim tadı kaçar.
fakat davayı alan iki kişi arasında yaşan(a)mayan aşk bence filmin en vurucu yeridir. yanında kalmasını söyleyen kadına olamaz diyen adam gider. yıllar sonra bu tecavüz olayını romana çevirmek için yanına gider kadının ve kadın der ki;
neden o zaman beni de alıp yanında götürmedin?
ses gelmez, adam bir şey diyemez. kadın susar, bakar, bakar. ağzından dökülen sözcük ufak bir tebessümle şapşal'dır.
bir de ölen kızın eşi hatıraların zamanla silindiğini söyler, buna karşı savaşır. ve sorar aklımızda kalan sadece hatıralar mı yoksa hatıraların hatıraları mı?
yer yer eğlenceli olduğu da oluyor. güzel kızımız birgün kimliği o zamanlar bilinmeyen birisi tarafından tecavüze uğrar ve akabinde yukarıdaki arkadaşlar bu bilinmeyeni çözmeye çalışır, davayı alırlar. ve bu bilinmeyen'in kıza platonik aşık olan ve bunu takıntı haline getiren okul arkadaşı olduğunu çözerler. tüm olaylar bundan sonra başlar.
kız evlidir, kocası yıkılır bu haberle. her gün farklı tren istasyonlarında şehire inen trenlere bakar, katili bulmaya çalışır fakat katil içeride yattıktan sonra devletin adamlarına çalışmaya başlar arkası güçlenir, silahlanır. filmin sonunda bu adamın ne hale geldiğini görür ve şaşırırız, burada söylemeyeyim tadı kaçar.
fakat davayı alan iki kişi arasında yaşan(a)mayan aşk bence filmin en vurucu yeridir. yanında kalmasını söyleyen kadına olamaz diyen adam gider. yıllar sonra bu tecavüz olayını romana çevirmek için yanına gider kadının ve kadın der ki;
neden o zaman beni de alıp yanında götürmedin?
ses gelmez, adam bir şey diyemez. kadın susar, bakar, bakar. ağzından dökülen sözcük ufak bir tebessümle şapşal'dır.
bir de ölen kızın eşi hatıraların zamanla silindiğini söyler, buna karşı savaşır. ve sorar aklımızda kalan sadece hatıralar mı yoksa hatıraların hatıraları mı?
13 Mayıs 2010
hakkari'de bir mevsim
hakkari de bir mevsim gibi, soğuk karanlık.
ferit edgü'nün tezer özlü'nün de desteğiyle yazdığı uzun bir şiir aslında bu kitap. bu şiirde sürgündeki bir öğretmenin hakkari'ye gidip oradaki yaşamı, koşulları, dilleri öğrenmesi, çocukları sevmesi var. hastalıklar olur uzak köyde, çocuklar ölürler, öğretmenden medet umarlar, öğretmenin elinden bir şey gelmez. bir gece kapı çalınır, gelen alaaddin'dir ve şöyle olur;
"alaaddin geliyor. gece.
hoca, benim kardes hasta, diyor.
nesi var? diyorum.
atesi var çok, diyor. ölecek.
ilac vereyim mi? diyorum.
hayir, portakal ver, diyor.
portakal yememistir hic."
film berlin'den ödüllerle dönmüş ve farklı dillere de çevrilmiştir, dışarıda pek bulamıyoruz bunu, sağolsun gugıl bize yardımcı oluyor, vakti zamanında türkiye'de yasaklanan film burada .
04 Mayıs 2010
kosmos
reha erdem'in son filmi kosmos.
şimdiye kadar çekilmiş türk filmlerinden biraz daha farklı, daha bir fantastik yapısı var. insanların hastalıklarını iyileştirebilen ve dahi ölmüş birini hayata döndürebilen bir hırsız ve başına gelenler anlatılıyor. hırsız deyince kötü adamlar geliyor akla tabi ki fakat burada olay o değil. iyilik yapmak için hırsızlık yapan bir adam var -kosmos-, bilmediğimiz bir dilden konuşuyor. bilmediğimiz bir dilden konuşan bir tek o değil bir de neptün var, ki birbirlerini severler, çünkü birbirlerini anlarlar.
filmde iyi-kötü karşıtlığı vs. olaylarına girmeyeceğim bence en güzel yer, kosmos'a sorulan sen ne arıyorsun sorusuna aşk! diye cevap vermesidir. bu kadar basit işte, aşk!
bir de neptün ile kosmos'un odada birer kuşa dönüşüp uçtukları sahne vardır ki mükemmeldir. son zamanlarda türk sineması inanılmaz derecede güzel yapıtlar veriyor, bilmiyorum ben mi yeni fark ediyorum yoksa. yani yine keloğlan kara prens'e karşı muadili filmler yapılıyor elbet -ki bunlar kesinlikle sinema değil televizyon filmleri olmalı, ama bu bizim buralarda geçerli olmuyor- ama bunun yanında belki çok fazla para dönmeyen fakat çok da güzel olan bir sürü film ortaya çıkıyor. sanki yapısı şekilleniyor gibi sinemamızın, ne güzel de oluyor.
filmde rahatsız eden şeyler var beni, bu o patlamalar ya da kargaların sesleri -ki bilmem nedendir insanlar kargaları sevmezler- değil. konuşmalar filmin geri kalanına göre daha sessiz, insan anlamakta güçlük çekiyor bazen ve bal'da da olduğu gibi filmi seyirciden uzaklaştıran yerel dilin kullanılmamayışı kopukluk oluşturuyor. kahvedeki yaşlı yaşlı amcaların istanbul türkçesiyle konuşmaları hiç de inandırıcı gelmiyor, gerçek değil yapaylık göz önüne çıkıyor. bunu en güzel biçimde bize sunan nuri bilge ceylan sanırım, arada cümle kuramamalar, takılmalar, yapılan yanlışlar.. bunlar hep günlük hayatta olan şeyler, daha fazlasını istemiyoruz. artık her şey zaten var, sadece o olan şeylerin nasıl anlatıldığı önemli bizim için.
son olarak filmdeki karga sesleri bir anda sentenced'in no one there'ini çağrıştırıyor, şarkıyı merak edenler için gelir; http://www.youtube.com/watch?v=mGtrNZwqpCY .
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)








