.

Related Posts with Thumbnails

15 Mayıs 2010

soraya'yı taşlamak


dün gösterime girdi film, insanın içini parçalıyor.

dindar değil de dinci olanları anlamıyorum, hele hele şu şeriat saçmalığına inananlara diyecek söz bulamıyorum. hala daha iran rejimini isteyen androidlerle aynı havayı soluyoruz şu ülkede ya, hadi hayırlısı.

film çok etkileyici, kendimi sıkmaktan başım ağrıdı iki saat boyunca. hani filmdir bu deyip geçeriz ama öyle de değil tamamen gerçek bir hikaye bu yaşanan. soraya recm'e giderken ölümden korkmuyorum ama taşlanarak ölmek acı verici olmalı diyor. kızlarına sarılıyor. allah'a inandıklarını sanan beyin özürlüler -ki ne kadar çok var çevremizde- ise şeriat kanunlarını her zamanki gibi erkeklerin lehine kullanıp masum bir kızı meydanda taşlayarak öldürüyorlar, bedeninin yarısı yere gömülü olarak. ondört yaşında bir kızı almak isteyen soraya'nın eşi - burada eş çok manasız bir kelimeye dönüşüyor işte- soraya'dan kurtulmak için onun haşim ile yattığını yayar köyde, haşim de tehdit edilerek şahitler ayarlanır ve soraya kendi çocukları, babası, arkadaşları tarafından taşlanarak öldürülür. bedenine değen her taş gırtlağınızda bir yumruk olur gitmez.

bir erkek kadını hakkında bir iddiada bulunuyorsa kadın aksini ispatlamak zorunda, kadın erkek hakkında bir iddiada bulunuyorsa yine kadın bunu ispatlamak zorunda. tam aradığımız şey değil mi bu? erkekler bu düzeni beğenebilir, hayvandan farkımız yok o konuda da buna körü körüne bağlı kadınların olması durumu inanılmaz geliyor bana. bir insan nasıl bu kadar kör olabilir? din konusunda söylenecek çok şey var, girmemeye çalışıyorum.

atatürk'ü sevmiyorum humeyni'yi seviyorum diyen kıza acil şifalar diler, filmi izlemesini tavsiye ederim.

a single man

bu yıl film festivalinde de gösterildi a single man, uzaklardaydım yeni izleyebildim. her şeyden önce müziklerin hakkını vermemiz lazım, konulan plaklar, arkadan gelen fon müziği gerçekten çok güzeldi.

colin firth'in döktürdüğü film dersek de yanlış söylemiş olmayız, eşcinsel bir profesör 16 yıl birlikte yaşadığı sevgilisi jim'i bir trafik kazasında kaybeder, ki film böyle başlar. hayata küser adam, gün gelir julianne moore'la cin içtikten sonra, ki kendisi birlikte geleceklerinin olabileceğine inanmaktadır hala, jim ile tanıştığı bara gider. o barda vakti zamanında jim bahriyeli olarak askerliğini yapmakta olan jim'i görür. burası da bana manidar gelir şu günlerde. neyse tekrar bara gider ve okuldan bir öğrencisini görür, ki o öğrenci adresini bile asistanlardan almıştır. mavi gözlerine bakar, gece çıplak denize girerler. eve beraber dönerler, huzuru bulmuşken kalp krizi ve gidiş gerçekleşir.

colin firth julianne moore'a geçmişte yaşama artık der sürekli, oysa ki asıl geçmişte yaşayan kendisidir. kurtaramaz jim'den kendini, gerçi düşününce kurtarmasına da gerek olmaz aslında. moore dönüp living the past is my future der, bir yudum daha alır.

el secreto de sus ojos

arjantin-ispanyol yapımı bir film.

yer yer eğlenceli olduğu da oluyor. güzel kızımız birgün kimliği o zamanlar bilinmeyen birisi tarafından tecavüze uğrar ve akabinde yukarıdaki arkadaşlar bu bilinmeyeni çözmeye çalışır, davayı alırlar. ve bu bilinmeyen'in kıza platonik aşık olan ve bunu takıntı haline getiren okul arkadaşı olduğunu çözerler. tüm olaylar bundan sonra başlar.

kız evlidir, kocası yıkılır bu haberle. her gün farklı tren istasyonlarında şehire inen trenlere bakar, katili bulmaya çalışır fakat katil içeride yattıktan sonra devletin adamlarına çalışmaya başlar arkası güçlenir, silahlanır. filmin sonunda bu adamın ne hale geldiğini görür ve şaşırırız, burada söylemeyeyim tadı kaçar.

fakat davayı alan iki kişi arasında yaşan(a)mayan aşk bence filmin en vurucu yeridir. yanında kalmasını söyleyen kadına olamaz diyen adam gider. yıllar sonra bu tecavüz olayını romana çevirmek için yanına gider kadının ve kadın der ki;

neden o zaman beni de alıp yanında götürmedin?

ses gelmez, adam bir şey diyemez. kadın susar, bakar, bakar. ağzından dökülen sözcük ufak bir tebessümle şapşal'dır.

bir de ölen kızın eşi hatıraların zamanla silindiğini söyler, buna karşı savaşır. ve sorar aklımızda kalan sadece hatıralar mı yoksa hatıraların hatıraları mı?

13 Mayıs 2010

hakkari'de bir mevsim


hakkari de bir mevsim gibi, soğuk karanlık.

ferit edgü'nün tezer özlü'nün de desteğiyle yazdığı uzun bir şiir aslında bu kitap. bu şiirde sürgündeki bir öğretmenin  hakkari'ye gidip oradaki yaşamı, koşulları, dilleri öğrenmesi, çocukları sevmesi var. hastalıklar olur uzak köyde, çocuklar ölürler, öğretmenden medet umarlar, öğretmenin elinden bir şey gelmez. bir gece kapı çalınır, gelen alaaddin'dir ve şöyle olur;

"alaaddin geliyor. gece.

hoca, benim kardes hasta, diyor.
nesi var? diyorum.
atesi var çok, diyor. ölecek.
ilac vereyim mi? diyorum.
hayir, portakal ver, diyor.
portakal yememistir hic."


film berlin'den ödüllerle dönmüş ve farklı dillere de çevrilmiştir, dışarıda pek bulamıyoruz bunu, sağolsun gugıl bize yardımcı oluyor, vakti zamanında türkiye'de yasaklanan film burada .

04 Mayıs 2010

kosmos


reha erdem'in son filmi kosmos.

şimdiye kadar çekilmiş türk filmlerinden biraz daha farklı, daha bir fantastik yapısı var. insanların hastalıklarını iyileştirebilen ve dahi ölmüş birini hayata döndürebilen bir hırsız ve başına gelenler anlatılıyor. hırsız deyince kötü adamlar geliyor akla tabi ki fakat burada olay o değil. iyilik yapmak için hırsızlık yapan bir adam var -kosmos-, bilmediğimiz bir dilden konuşuyor. bilmediğimiz bir dilden konuşan bir tek o değil bir de neptün var, ki birbirlerini severler, çünkü birbirlerini anlarlar.

filmde iyi-kötü karşıtlığı vs. olaylarına girmeyeceğim bence en güzel yer, kosmos'a sorulan sen ne arıyorsun sorusuna aşk! diye cevap vermesidir. bu kadar basit işte, aşk!

bir de neptün ile kosmos'un odada birer kuşa dönüşüp uçtukları sahne vardır ki mükemmeldir. son zamanlarda türk sineması inanılmaz derecede güzel yapıtlar veriyor, bilmiyorum ben mi yeni fark ediyorum yoksa. yani yine keloğlan kara prens'e karşı muadili filmler yapılıyor elbet -ki bunlar kesinlikle sinema değil televizyon filmleri olmalı, ama bu bizim buralarda geçerli olmuyor- ama bunun yanında belki çok fazla para dönmeyen fakat çok da güzel olan bir sürü film ortaya çıkıyor. sanki yapısı şekilleniyor gibi sinemamızın, ne güzel de oluyor.

filmde rahatsız eden şeyler var beni, bu o patlamalar ya da kargaların sesleri -ki bilmem nedendir insanlar kargaları sevmezler- değil. konuşmalar filmin geri kalanına göre daha sessiz, insan anlamakta güçlük çekiyor bazen ve bal'da da olduğu gibi filmi seyirciden uzaklaştıran yerel dilin kullanılmamayışı kopukluk oluşturuyor. kahvedeki yaşlı yaşlı amcaların istanbul türkçesiyle konuşmaları hiç de inandırıcı gelmiyor, gerçek değil yapaylık göz önüne çıkıyor. bunu en güzel biçimde bize sunan nuri bilge ceylan sanırım, arada cümle kuramamalar,  takılmalar, yapılan yanlışlar.. bunlar hep günlük hayatta olan şeyler, daha fazlasını istemiyoruz. artık her şey zaten var, sadece o olan şeylerin nasıl anlatıldığı önemli bizim için.

son olarak filmdeki karga sesleri bir anda sentenced'in no one there'ini çağrıştırıyor, şarkıyı merak edenler için gelir; http://www.youtube.com/watch?v=mGtrNZwqpCY .

02 Mayıs 2010

alexa meade



87 doğumlu amerikanyalı ressam, fekat!

resimlerini tuval üzerine değil de gerçek kişiler üzerine çiziyor  ve ortaya inanılmaz "eser"ler çıkıyor. yaratıcılığın muazzam bir göstergesi. nasıl oluyor bu diyeceksiniz, şöyle ki;

http://www.alexameade.com/about.html

http://www.flickr.com/photos/alexameade/

ve hipopotamlar tanklarında haşlandılar



jack kerouac ve william burroughs'un birlikte yazdıkları kitap gerçek bir hikayeye dayanıyor. bir arkadaş topluluğunda platonik olarak kendi cinsine - ki bu size ne kadar yabancı değil mi?- aşık olan ramsay allen'ı öldüren phillip tourian'ın cinayetini konu alıyor. artık allen'ın ilgisinden bunalan phillip'in bir gece başbaşayken allen'ın alnına baltayı vurması ve apartmandan aşağıya atmasıyla hikaye bitiyor.

dediğimiz gibi hikaye gerçeklere dayanıyor, bu cinayeti sakladıkları için jack ve william gözaltına dahi alınmış. olay 1944 yılında gerçekleşiyor fakat bundan birkaç yıl öncesine kadar basılmamıştı, bunun nedeni de kitapta türk asıllı olarak kimliği saklanan phillip'in yani lucien carr'ın hala yaşıyor olması ve yaşarken bu hikayenin basılmasını istememesi. neyse lucien iki sene hapis yattıktan sonra paçayı kurtarmış bir şekilde. kitap ikili tarafından yazıldı dedik, iki kişinin gözünden görüyoruz dolayısıyla. mike ryko kısımlarını jack kerouac, will dennison kısımlarını ise william burroughs yazmış.

kısaca hikaye şöyle myke ryko phillip'i gemide çalışmaya ikna eder. bu süreçte parasızlık ve alkol içinde günler geçer, her gün başka yerlerde yatılır. bu arada ramsay'in phillip'e olan ilgisi iyice çekilmez hale gelir, bunun üzerine gemiye phillip'in yanında gitme ümitleri de ortaya çıkınca cinayet kaçınılmaz olur, mu?

şöyle de birkaç şey var aralardan çıkan;

"herkes sanatçı olmalı" diyordu phillip, "mutlak toplum tam bir sanatçı toplumu olmalıdır. sanatçı vatandaşlardan her biri kendi ruhsal çemberini tamamlamalıdır." s.31

"barmenlik günlerimde yaşadığım bir hissi, bir tımarhanedeki tek aklı başında insan olduğum hissini tekrar yaşamaya başladım. kendinizi üstün değil depresif ve ürkek hissettiriyor, çünkü iletişim kurabileceğiniz kimse olmuyor. o zaman eve gitmeye karar verdim.." s.73

- gemiye işçi seçen sendika ile ilgili ryko'nun söyledikleridir;

" "psikolojileri şu ki", dedim, " gemilere mümkün olduğunca çok sayıda kafası çalışan liberal binsin istiyorlar, dogmayı yaysınlar ve saf beyinsizleri işçi sınıfının sözcülerine dönüştürsünler diye. bize resmen "dogmayı yayın çocuklar" diyorlar."

24 Nisan 2010

siyah beyaz


çok çok güzel bir film. sanıyorum ki yönetmen ahmet boyalıoğlu'nun ilk filmi bu, kendisiyle yeni tanıştım. konu siyah beyaz adındaki bir barın -ki ankara'da varmış böyle bir yer, ve ben ankara'yı hiç sevmem!- kapanış kararı üzerine gerçekleşenlerden ibaret.

beş yakın arkadaş, her zaman bu bara takılırlar, sahibi de burada kalmakta ve 24 senedir burayı işletmektedir ama her insanda olduğu gibi onda da kaçmak isteği baş gösterir ve bodrum'a gitmek için barı kapatmaya karar verir, en nihayetinde bu gerçekleşmez elbette. afişi görenler ezel'deki ramiz dayı değil mi lan bu diyebilirler, biraz kulakları kapatmak lazım sanırım bu konuda, neyse tuncel kurtiz iyi.

filmin ilk sahnesinde yere çakılan adam ve adamın yanına koşan kız arkadaşının yapmacık hüzünlerini görünce şimdi battı film diyorsunuz ama o amatörlük sonra geçiyor, o sahneyi de yalnızca doktora, başka birine aşık olduğu söyleyen karısı yüzünden biten aşka yoruyorum yoksa hayli havada kalıyor. içinde bin küsür tane siyah beyaz fotoğraf olan bir barda geçiyor hemen hemen bütün hikaye, fakat erkan can'ın yirmialtı yıl sonra gördüğü ve cüzdanında fotoğrafını sakladığı eski kız arkadaşını görmesiyle hafif depresif bir hal alıyor.

son zamanlarda izlediğim en güzel filmdi siyah beyaz, daha dün gösterime girdi, koca bir salonda üç kişi izlemek de ayrı bir keyifti tabi. bir de şevval sam'ın ne kadar güzel olduğunu bir kez daha görüyoruz, sigarasının tütününü sarması, doktor'a barda herkes gittikten sonra seni bu gece canım çok çekti be doktor demesi, her yönüyle çok güzeldi.

sevgili milena


yine mektuplardan gidiyoruz. öldürdüğümüz mahremiyetlerin haddi hesabı yok.

malum kafka'nın, çevirilerini yapan milena'ya aşık olmasının tüm evrelerini gördüğümüz mektuplaşmalar bütünü kitap. o koskoca franz kafka'nın ezilip büzülmesi, çaresiz kalması. öyle bir durumda kalması ki, bunu şöyle söylemesi; odamdaki ekmek kırıntılarını kapmaya gelen serçeye benziyorum.

milena evlidir, kafka ise nişanlı. milena iki aşk arasındadır, kafka ise pek değil. ama milena'nın kocasını sevmesini de anlar, bir insan iki kişiyi aynı anda sevebilir değil mi?

her gün yazılan mektuplar, aşk'ın ne kadar imkansız  ve sınır tanımaz olduğunu gösteriyor, her şey değişiyor. kafka mektup gelmeyince batıyor, gelen mektupları göremediğimiz için tam da çözemiyoruz cevapları ama kafka yine dediği gibi, giden her mektubu, açmadan, okumadan, kapalı olarak veriyor milena'ya, kendini verdiği gibi. daha önce de dedik ya, mektuplar özel, özel yanlışlarla dolu, bir edebi eser değil sonuçta, ya da öyle mi? bilmiyorum. ama milena'dan gelen mektuplardaki kafka'ya eksik gelen yerler hakkında kafka şöyle söyler; "iyi yazılmış, içten yazılmış ya, gene de eksik bir yanı var. bu eksiklik olmasaydı, mektuplar daha mı içten olurdu diyeceksin? ummam belki de tersi olurdu."

son olarak, her mektubun sonuna "senin franz k." yazan kafka gün gelir, " senin... (adımı da yitirdim! küçüle küçüle "senin" kaldı yalnız)" der.

17 Nisan 2010

vercoquin ve plankton


boris vian'ın ilk romanı vercoquin ve plankton. günlerin köpüğü gibi bir masaldan sonra çok yavan kaldığını itiraf edelim, bir de ilk romanı olmasına verelim bunu.

kitap çok hızlı ve akıcı başlıyor fakat bu akıcılık yerini sıradanlığa bırakıyor -ki boris vian'da sıradanlığa hiç yer yok-. en başta kitabı elinizden bırakamayacağınızı düşünüyorsunuz ama sonra iş değişiyor ve fakat!

son otuz sayfada yine ters köşe oluyorsunuz, bir anda patlamalar, eşcinseller, her şey işin içine giriyor. öyle unutamayacağınız türden bir kitap değil, bir günlerin köpüğü hiç değil ama yine de boris vian işte. yeter bir yerde.