.

Related Posts with Thumbnails

17 Nisan 2010

vercoquin ve plankton


boris vian'ın ilk romanı vercoquin ve plankton. günlerin köpüğü gibi bir masaldan sonra çok yavan kaldığını itiraf edelim, bir de ilk romanı olmasına verelim bunu.

kitap çok hızlı ve akıcı başlıyor fakat bu akıcılık yerini sıradanlığa bırakıyor -ki boris vian'da sıradanlığa hiç yer yok-. en başta kitabı elinizden bırakamayacağınızı düşünüyorsunuz ama sonra iş değişiyor ve fakat!

son otuz sayfada yine ters köşe oluyorsunuz, bir anda patlamalar, eşcinseller, her şey işin içine giriyor. öyle unutamayacağınız türden bir kitap değil, bir günlerin köpüğü hiç değil ama yine de boris vian işte. yeter bir yerde.

onüç günün mektupları


cemal süreya'nın 72 yazında eşi zuhal tekkanat'a yazdığı mektuplardan oluşuyor kitap.  hasta olan eşine kahvelerde, sokaklarda, boş masalarda yazılar yazıyor, moralini yüksek tutmaya çalışıyor. bu, yazarların sevdiklerine yazdıkları mektuplar hep garip gelmiştir bana, okurken de bir garip oluyorum. kendi özelleri bunlar ve sanki ben buna müdahalede bulunuyormuşum gibi geliyor.

bütün bu iki kişi arasında olan bitenlerin herkese gösterilmesi ne kadar doğru bilmiyorum bu yüzden, sanmıyorum ki onlar da istesinler bunların okunmasını başkaları tarafından. gelin görün ki okuyoruz, o yüzden sevmek ne uzun kelime!

03 Nisan 2010

kesişen yazgılar şatosu


kitap çok güzel, hikayesi çok orijinal.

bir ormanda kaybolan ve yolları bir şatoda kesişen insanların hikayeleri var kitapta. bu ormandan geçen insanlar konuşma yetilerini kaybediyorlar ve bir masanın etrafına oturup şatonun sahipleri olduklarını sandıkları adamların getirdikleri tarot kartlarını alarak kendi hikayelerini anlatmaya başlıyorlar.

her kartta yeni bir hikaye ve yol ortaya çıkıyor, çoğu zaman süprizlerle doluyor ortalık. kitabın bir güzel yanı, mevzubahis kartların sayfaların kenarlarında olmaları, böylece kartı görüp siz de hikaye kurabiliyor ya da var olan hikayenin içine girebiliyorsunuz. en nihayetinde herkesin hikayesi bir şekilde birleşiyor, tarot kartlarıyla haşır neşir olan birisi olsaydım muhtemelen daha farklı bakabilirdim olaya, bir de kartların resimlerinin siyah beyaz ve ufak olmaları yer yer dağılmalara neden oluyor. sıradan bir kitap değil, benim hoşuma gitti.

20 Mart 2010

habeşistan'da bir mevsim


Rimbaud hakkında yazılmış hiçbir şey tam olmuyor nedense, sürekli eksik bir yerler kalıyor. Paul Strathern kitabın yazarı, daha fazla felsefe üzerine yazıları var-mış. bunları geçiyorum kitap 400 sayfa civarında ve adından da belli olduğu gibi rimbaud'nun habeşistan'daki -etiyopya- hayatına dair bir hikaye. öyle güzel cümleler beklemeyin, sadece bir hikaye, belki kafanızdaki rimbaud'yu daha net bir hale bürüyebilir, hepsi bu.

20 Şubat 2010

dede

önceden yıllara meydan okurduk şimdi günler bizi deviriyor, dedi dedem. o zamanlar ne demek istediğini anlamamıştım, tek düşündüğüm birazdan yırtık pabuçlarımı giyip top oynamaya gidecek olmamdı. dedemin tek düşündüğü ise bu değildi, bunu yeni anladım.

dedem sallanan sandalyesinde, odasında duvar boyu uzanan büyük pencerenin önünde elinde kahvesiyle otururdu hep. gün geceye doğduğunda oda aydınlanmaya başlar, akşama kadar da aydınlık eksik olmazdı. dedem ise çok nadir olarak perdeleri tamamen açar dışarıyı seyrederdi, diğer zamanlarda ise oda hafif loş bir ışıkta kalırdı. küçük bir odaydı dedemin odası, anımsıyorum da içeride uykudan kalkmış insan kokusu ile kağıt kokusu birleşir müzikle beraber zamanı durdururdu, o odada zaman hiç geçmezdi, bende pek sevmezdim odayı, sevmezdim çünkü oynayacak bir şey yoktu, odanın girişinde duvar boyunca uzanan kitaplıklar başına kadar dolmuşlardı, her yerde kitap, ufak kağıt parçaları ve çeşitli grupların albümleri bulunurdu, hem sahi nereden bilebilirdim ki bütün dünya o odadaydı?

odadan çıkarken dedem sandalyesinden öne eğilmiş kahvesini iki avucu içine alıp sardığı sigarasının dumanına bakıyordu. "bir isteğin var mı dede?" dedim, var olan istekler hiçbir zaman olmadı dedi, peki ben çıktım dedim. o gece evde kimseyi istemedi dedem. sabah oldu, dün söylediği gibi günler dedemi güzelim tozlu sandalyesinden devirmiş, yere fırlatmıştı. öleceğini bilemezdim, hem sahi ben nereden bilebilirdim ki ?

soğuk kahvesinin altında uzunca yazılmış bir mektup bulduk, yıllar sonra şimdi elimde tutuyorum o notu. bunun hepsini sizinle paylaşmayacağım, sadece, son sayfada siyah kurşun kalemle diğerlerine hiç benzemeyen bir yazıyla şu yazıyordu, "peki bir yitiş olan hayatımın acısı ne zaman geçecek?". tüm bunları neden anlattım size bilmiyorum, eski bir şarkı çaldı kulağıma, sokağa çıktım, yağmur durmuştu, ağaçlar arasında yürüdüm..

kimse bilmez ama yağmurdan sonra çamlar ağlarlar, bilir misiniz?

özlemek.

deniz kumundan yapılmış duvarlardaki deniz kabuklarını bastırarak kırmak gibi bir şey..

eski bahçe ~ eski sevgi


tezer özlü bambaşka gerçekten. kırk üç yaşında bırakıp gitmiş bizi, keşke biraz daha yazsaydı. hani bazı yazarlar olur, öyle bir yazarlar ki kendinize yakın hissedersiniz, böyle yumuşak olur ya bazen havalar, ılık, onun gibi yumuşacık yapar sizi, işte tezer özlü de öyle.

illa ki güzel söz söyleyeyim diye kastıran yazarlardan nefret ediyorum, geçenlerde murat menteş okumuştum işte, kitap bitsin diye okudum resmen, sürekli böyle kelimelerle oynamalar bir şeyler yapmaya çalışmalar, keza minik iskender de öyle. benim aradığım süslü cümleler değil, güzel söz arıyorum, mümkünse yalın.

tezer özlü özgür bir kadın, sevişmek istiyor, bunu defalarca söylüyor, hiçbir çekincesi hiçbir endişesi yok insanlar ne düşünür diye, otostop çekiyor, bir kadının gördüğü bir erkeği istemesi için önce birden çok bedenle beraber olması gerektiğini söylüyor, gittikleri kafeleri, oradaki insanları hayatları anlatıyor ve bunu yaparken öyle kendini zorlamıyor. okuyunca o yumuşaklığı hissediyorsunuz direkt, hani bazı kitaplar olur da sonunun nasıl geldiğini anlamazsınız ve sonu geldiğinde bitti diye üzülürsünüz ya, işte her kitabında ben bunu hissediyorum tezer özlü'nün. öyle yalın, öyle özgün, öyle güzel yazıyor ki o kitabı alıp kimsenin bulamayacağı en derininize sokmak geliyor içinizden.

bir de ben tozlu satırları seviyorum sanırım, anlatılanlar biraz pislik içinde olmalı, gerçekçi olmalı. bunu sonuna kadar hissedebildiğim fante vardı mesela, onda da akıp gidiyordu satırlar, şimdi sait faik de oldu. geçende kayıp aranıyor hakkında yazmıştım, denk geldi tezer özlü de bu kitapta hakkında bir şeyler yazmış.

- ... istanbul böyle öykülerle doludur. bu kentin en güzel öykülerini sait faik yazmış diye düşünürüm. onun bu uğraşını sürdürmek gerek derim. ama günlük olaylar zamanı alıp götürüyor.

burada dediği gibi zamanı alıp götürmesi durumu çok hissediliyor cümlelerinde, bunu "anı yaşayamamak" olarak da söyleyebiliriz belki. birisiyle konuşurken sadece o durumu yazmak için o anı yaşadığını söylüyor ve bunu fark ettiğinde karşısındakine saygısızlık yaptığı duygusuyla huzursuz oluyor.

bir üç ay sonra gidip ziyaret edeceğim kendisini, güzel cümleler koyacağım yanı başına. uzaklarda kafka'sıyla pavese'siyle beraber mutludur şimdi o.

14 Şubat 2010

kayıp aranıyor


kaç senesinde yazılmaya başlanmıştır kim bilir ama o kadar güncel geliyor ki okurken, son zamanlarda hiçbir şey sevmeyen beni bile kendine çekti. birkaç şey var not aldığım, siz de görün;

- insanı dolu günler değil, boş günler dolduruyor.

- kimine dar kimine bolsun pazartesi! pazartesi! sanki pazar bir şeymiş de onun bire de yarını, ertesi günü var.

- dün nüfus kağıdıma batım, orada bir de ayşe ismi var. biraz da bu isimle yaşamak istiyorum..