22 Kasım 2009
bitti o sevda
bitti o sevda kesildi çığlıkları martıların
su gibi bitti, suya karşıt gibi bitti
itti kıyıyı adına deniz dediğimiz şey
unuttuk ikimiz de her türlü yetinmezliği
kaybetti kumarda gözlerim
kaybetti kumarda gözleri.
bir koru rüzgarlandı göğüs boşluğumuzdan sanki
uzaklaştı ağaçlar birbirlerinden
yakınlaştı ağaçlar birbirlerine
yani her soluk alıp verişimizde bizim
bir mekik gibi kalbin
bir mekik gibi kalbim
işleyip durdu bu yitikliği yeniden.
ne kaldı
farkında mısın bilmem
gündüzler..
gündüzler biraz azaldı.
21 Kasım 2009
the division bell
muhteşemdir, yani şöyle diyeyim, muhteşemdir.
diğer muhteşem pink floyd albümlerinden biraz farklı ve benim için biraz daha önde. roger waters'sız bir albüm, daha fazla david gilmour var, bence iyi ki de var. böyle yumuşak, pürüzsüz bir tat bırakıyor gerçekten de insanda. yukarıdaki albüm kapağındaki metal kafalar üçer metreden oluşuyor, hala daha bir yerlerde sergileniyormuş, ikisinin arasında görünen de katedral. albümün ana teması iletişimsizlik elbette, şarkı adlarından ve sözlerden de gayet anlaşılıyor bu, hal böyle olunca metal dudaklar arasındaki dört noktanın aralarındaki iletişimi ya da iletişimsizliği simgelediğini görmek pek de güç değil.
bu dört nokta bana dört kişiyi/kişiliği de temsil ediyor gibi; david, nick, richard ve roger. belki de bir tanesi syd olabilir, bana öyle geliyor, sanki buralarda da bir gönderme var gibi. albümün adının hikayesi de enteresan, isim bulması için douglas adams'a gidiyorlar ve o da alacağı parayı gergedanları koruma projesine yatırmaları kaydıyla bu öneriyi kabul ediyor ve the division bell doğuyor.
bunlar işin hikaye kısımları biraz, şarkılara gelirsek, klasik tabirle her biri diğerinden güzel. böyle bi odada muhteşem bir ses sistemiyle günlerce dinleyeceksin bu albümü. marooned inanılmaz bir parça, grammy ödülü almışlar bunla zaten. cluster one olsun, poles apart olsun, coming back to life olsun ve elbet bir high hopes olsun muazzamlar gerçekten de. yani high hopes diyoruz zaten, daha ne olsun.
hala daha dinlemeyeniniz varsa dinlesin, başka da bir şey demiyorum.
20 Kasım 2009
arizona dream
this is a film about a man and a fish
this is a film about dramatic relationship between a man and a fish
the man stands between life and death
the man thinks
the horse thinks
the sheep thinks
the cow thinks
the dog thinks
the fish doesn't think
the fish is mute
expressionless
the fish doesn't think,
because the fish knows everything
the fish knows everything
dım dı dı dı dı dı dım.
19 Kasım 2009
lilja 4-ever
film 2002 yapımı, imdb notunu merak edenler için 7.9, ki hiç de fena sayılmaz.
film de notla ters düşmeyecek şekilde güzel, kaç sene oldu bunu izleyeli bilmiyorum ama bir gece denk gelmiştim, şu aile misafirliğe giderken evde ders çalışma bahanesiyle tek başıma kaldığım zamanlardı, cm oynamak varken başından kalkamamıştım filmin. hem o kaotik ortamı hem de anlatımı çok başarılıydı, hala daha birçok sahnesi aklımda.
oksana akinshina oynuyor başrolde, ki kendisi ne kadar güzeldir tanımlayamıyorum, bir de yeri gelmişken antalya diye bir film çekiliyor sanırım 2010'da vizyona girecek onda da oksana ablamız oynayacakmış, artık bizim apaçilerle ilgili mi olur film bilmiyorum ama garip geldi. daha önce yazdım sanıyordum ama yazmamışım filmde oksana 16 yaşında bir kızı, lilja'yı canlandırıyor ve lilja'nın başından geçenler, en kaba tabirle kadın satıcılığına kurban gitmesi anlatılıyor. bir de volodya var, ufak bir çocuk volodya ve lilja'ya aşık, lilja'nın kandırılarak isveç'e gitmesini istemiyor ama lilja gidiyor. etkileyici bir film, özellikle volodya ile bankta oturdukları sahnede hayaller içinde yaşayan lilja'nın balkonlardan gelen "orospu" bağırışlarına rağmen kalkmayıp banka "lilja 4-ever" yazması aklımdan çıkmamış.
filmin diğer bir özelliği müzikleri elbette, şöyle diyelim rammstein yapmış müziklerini. her ne kadar rammstein'dan hoşlaşan birisi olmasam da filmde fena da gitmemiş açıkçası. son olarak ne varsa bağımsız sinemada var arkadaş ben bunu söylerim, söyledim.
18 Kasım 2009
500 days of summer
öncelikle ah zooey deschanel vah zooey deschanel diyeyim.
filmin başında da belirttiği gibi bu bir aşk filmi değil, aşk hakkında bir film, elbette sadece bunun için hakkında bir şeyler yazıyor değilim, filmin bir özelliği imdb'nin top 250 listesine 200. sıradan girmiş olması.
klasik aşk filmleri gibi ama değil gibi de aynı zamanda. hayatı boyunca aşkı aramış elemanımız günlerden bir gün güzeller güzeli summer ile tanışır ve 500 gün sürecek bir ilişki başlar. yönetmen bu süre içinde bir ileri bir geri giderek ilişkilerindeki değişimleri ya da ufak görünen şeylerin en sonunda ne kadar büyük bir değişime neden olduğunu gösteriyor bize, tabi sadece bu değil, her şeyin rastlantıdan ya da "yalan"dan ibaret olduğunu da gözümüze gözümüze sokuyor.
tatlı, güzel bir film. zaten sıkıntılar arası yatay ve dikey olmak üzere geçişler yaptığım şu günlerde bünyeme iyi geldi, muhtemelen sizin de gelecektir. bu filme de itörnıl sanşayn'a yapılan muamelenin aynısını yapmaya çalışılmaması dileğiyle, ah zooey vah zooey diyorum.
imdb'nin malum listesini merak edersiniz diye koyuyorum, koydum.
15. uluslararası eskişehir festivali
eskişehir..
hakkında ne kadar şey yazsam bir eksiklik kalacak biliyorum ama yine de birkaç şey söylemem gerek. türkiye'de yaşanabilecek nadir şehirlerden eskişehir, her yerde festivaller oluyor ama burada farklı bir şeyler var. hem şehrin inanılmaz modern oluşu, hem güzelliği hem de sanata olan ilgisi eskişehir'i çok farklı bir yere koyuyor. sanırım altı sene önceydi detaylıca araştırmam gerekti, internetten baktım ve o fotoğraflardaki yerin türkiye'de olduğuna inanamadım, sonra gidince gördüm ki gerçekten de inanılacak bir şey değilmiş.
özellikle geceleri porsuk çayı ve etrafı çok güzel oluyor, o ışıklar, tüm kafeler, insanlar, her şey çok güzel. yaz aylarında esbot'larla 1 liraya gezebiliyordunuz boydan boya, sonraları venedik'teki gondollara benzetmişler bunları. eskişehir'de belki de tek eksiklik var, o da bir süre sonra her şeyin kendi içinde dönmesi. yani bir hafta için mükemmel bir yerken sonraki zamanlar için yapılacak şeyler sıradanlaşıyor ve bu biraz da şehrin küçüklüğünden kaynaklanıyor ya da "şehrin" küçüklüğünden diyelim. gün boyu dışarda olacaksanız aynı kişiyle birkaç defa karşılaşabiliyorsunuz. zamanla gelişerek bu sorun da ortadan kalkacaktır elbette.
daha fazla tanıtım yapmadan konuya, festivale geleyim. festival boyunca konserler, tiyatrolar, sergiler ve konferanslar oluyor. bilet bulmak biraz sıkıntılı bu arada. şimdi tüm sene boyunca ülkeye kimler hangi konserler için gelecekler diye bakınıp duruyoruz ama sadece 4 saat uzaklıktaki bu yerdeki çoğu etkinliği kaçırıyoruz. "neler oluyor ki?" diyenler için, geçen sene ve bu sene gelen iki ismi sayayım; david knopfler ve adrian belew. "kim oluyor ki bunlar?" diyenler için, demezsiniz biliyorum da, diyenler için bakınızlar; dire straits ve king crimson.
bu koca koca grupların kurucularını getirmek çok da kolay bir şey olmasa gerek, bunlara gitmemek daha kolay tabi ki, ne diyelim keşke uzakta olmasaydık..
eskişehir'e dair fotoğralar da burada.
16 Kasım 2009
yeniliş
Açılmamış bir şarap şişesiydim
Ki öyle kaldım
Acımı köpürtmedim
İçime sağdım
Gözyaşlarımı göstermedim
Ki sildim
Özgürlüğüm beni tutsak düşürdü
Başaramadım
İçimde kara kara bulutlar sallandı
Ki sallandılar
Dışarı yağamadım
Ve yenildim ve sustum..
Ki öyle kaldım
Acımı köpürtmedim
İçime sağdım
Gözyaşlarımı göstermedim
Ki sildim
Özgürlüğüm beni tutsak düşürdü
Başaramadım
İçimde kara kara bulutlar sallandı
Ki sallandılar
Dışarı yağamadım
Ve yenildim ve sustum..
10 Kasım 2009
this is it
üç gün önce izlediğim belgesel/film.
bir milyonluk bir şehirde saat ikide ve gösterimin olduğu tek sinemada filmi tek başıma izlemem durumunu irdelemeyi istemiyorum. film ya da belgesel ne derseniz deyin, afişte dediği gibi tanımadığımız bir adamı keşfediyoruz.
son turnesi olacak olan this is it üzerine bütün film, öyle geçmişiyle ilgili bir gösterim yok, tabi sen çıkartabiliyorsun. geçenlerde muazzez abacı'nın kemancısını dövdüğü görüntüler falan çıkmıştı, filmi izlerken direkt akla o geliyor, yapılan her yanlıştan sonra michael "provaları bunun için yapıyoruz hadi bi daha deneyelim" diyor, tanrı sizi kutsasın ve sevgi sözcüklerini dilinden düşürmüyor. hal böyle olunca hala o yuvarlak popolarından konuları kavrayıp bu adama bok atanları görmek beni hala deli ediyor. michael jackson üzerine uzun bir yazı yazmayı düşünüyorum zaten ama şimdi çok girmeyeceğim içine.
sadece şunun bilinmesi lazım, bu adamın kalbinde çoğumuzda olmayan bir sevgi var-dı. yani provalarda falan görüyorsun adamın ne kadar sevgi dolu olduğunu, sonra yaşadığı onca şey var. ölümüne de hiç değinmiyorlar filmde, yani sadece this is it ile alakalı bir film bu, gerçi yine ağlatıyor orası ayrı. bir de müziğe ne kadar hakim olduğunu görüyorsunuz filmde, sanırım ilk kısmındaydı, çalınması gerekeni sesiyle yapıyor ve işte orası inanılmaz, izlemeniz lazım. filmdeki en eğlenceli yan ise michael'ın rahatça yaptığı hareketleri dansçıların joseph joseph nidalarıyla yapmaya çalışmaları.
ölümü hakkında birkaç şey söyleyeyim, filmde görüldüğü kadarıyla sağlığı gayet yerinde michael'ın, yani denildiği gibi büyük ihtimalle doktorun bir hatası vardı burada.
iki hafta gösterimde kalacak, sonlara geliniyor sanırım, eğer ki imkanınız varsa, sevmeseniz bile izlemenizi tavsiye ederim, sadece bir film gibi değil çünkü, çıkarımlar yapmak serbest.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)



.jpg)



